İsrail’in Kudüs ve Mescid-i Aksa Üzerindeki Teopolitik Stratejileri Karşısında Türkiye ve Mekke Antlaşması’nın Rolü

​Kudüs ve bu kadim kentin kalbinde yer alan Mescid-i Aksa, insanlık tarihi boyunca sivil ve askerî çatışmaların yanı sıra teopolitik çıkarlar uğruna devletlerin gözünü diktiği bir odak merkezi olmuştur. Teopolitika, politik teolojiden farklı olarak kişilerin ve devlet yöneticilerinin dinî inançlarının ve kutsal coğrafya algılarının somut bir siyasi ve dış politika stratejisine dönüşmesidir. Kudüs antik çağlardan yakın tarihe kadar sadece Yahudiler ve Müslümanlar arasında anlaşmazlığa sebep olan bir coğrafya değildir. Antik çağda Persler, Babiller, Yebusiler ve Yunanlar; miladın ilk asırlarında Pagan ve Hristiyan Roma ile Sasaniler; Orta Çağ’da Avrupalı Haçlılar ve yakın çağda İngilizler gibi pek çok farklı imparatorluk ve millet arasında el değiştirmiş ve çatışmalara konu olmuştur.

​Selçuklulardan Osmanlıya Türklerin Kudüs Mirası

​Kudüs’ün Türk-İslam coğrafyasındaki koruyuculuk mirası 11. yüzyılda Büyük Selçuklu komutanı Atsız Bey ve ardından şehirde valilik yapan Artuk Bey’in idaresiyle kurumsal bir nitelik kazandı. Selçuklu askerî ve siyasi geleneği içerisinde yetişen Zengi Atabeyliği’nin Haçlılara karşı açtığı meşale, 1187’de Kudüs’ü fetheden Selahaddin Eyyubi’nin ordusundaki Türk komutanlar ve askerî unsurlarla birleşerek şehri yeniden İslam hâkimiyetine girmesinde belirleyici bir role sahip oldu. Eyyubi ordusundaki Türk askerlerin idari gücü ele geçirmesiyle kurulan Memlûk Devleti ise Sultan Baybars, Kalavun ve Kayıtbay dönemlerinde inşa edilen medreseler, hanlar ve Mescid-i Aksa restorasyonlarıyla Kudüs’e mimari ve fikri açıdan en parlak dönemlerinden birini yaşattı.

​1516 yılındaki Mercidabık Zaferi ile Suriye topraklarını kontrol altına alan Yavuz Sultan Selim, Şam’da kış mevsimini geçirdikten sonra 1517’nin başında Mısır’a doğru harekete geçti. Bu süreçte Kudüs, savaşsız ve barışçıl bir teslimiyetle Osmanlı idaresine girdi. Şehrin önde gelen din adamları, noterleri ve Hristiyan cemaat liderleri, Mısır Seferi yolundaki Osmanlı ordusunu karşılayarak şehrin anahtarlarını Sultan Selim’e teslim etti. Bu barışçıl geçiş, Mısır’daki Memlûk hâkimiyeti çökerken Kudüs’ün herhangi bir yağma, tahribat veya çatışma yaşamadan Osmanlı egemenliğine girmesini sağladı.

​Kudüs’e bizzat giren Yavuz Sultan Selim, şehre adım attığında Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’yı ziyaret ederek dualar etti ve şehri “Kudüs-i Şerif” unvanıyla onurlandırdı. Sultan Selim, fethin ardından yayımladığı fermanlarla şehirdeki Müslüman, Hristiyan ve Yahudi tebaanın dinî özgürlüklerini ve ibadethanelerinin haklarını güvence altına aldı. Gayrimüslim cemaatlerin Memlûkler döneminden kalan hakları yenilendi ve Ermeni Patrihanesi ile Rum Ortodoks Kilisesi’ne kutsal mekânların idaresine dair muhafaza fermanları verildi. Sonuç itibarıyla 1517 hamlesi sadece siyasi bir toprak katılımı değil, Türk-İslam dünyasının liderliğinin Osmanlıya geçmesiyle birlikte mukaddes emanetler anlayışı çerçevesinde Kudüs’ün Doğu-Batı dengesinde korunacak en stratejik ve kutsal merkez ilan edilmesinin başlangıcı oldu.

​Yavuz Sultan Selim’in attığı bu hukuki ve idari temeller, oğlu Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kudüs’ün tarihsel çehresini tamamen değiştirecek devasa bir imar hamlesine dönüştü. Kanuni, 1537-1541 yılları arasında bugün hâlâ kenti çevreleyen surları ve sur kapılarını yeniden inşa ettirerek şehri askerî ve fiziki koruma altına aldı. Bununla da kalmayıp Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra’nın dış cephelerini muazzam çinilerle süsletti, şehrin su krizini çözmek için Kanuni Çeşmeleri’ni yaptırdı ve eşi Hürrem Sultan adına kurduğu Haseki Sultan İmareti ile kentin toplumsal dayanışma ağını zirveye taşıdı. Böylece Osmanlı, Kudüs’e sadece siyasi bir egemenlik sunmakla kalmadı; şehri estetik ve sosyo-ekonomik açıdan en müreffeh dönemine ulaştırdı. Lakin tarihler 1917 yılına geldiğinde I. Dünya Savaşı şartları nedeniyle Osmanlı ordusu şehirden çekilmek zorunda kaldı ve yönetim İngiliz mandasına devredildi. O günden bugüne kadar kadim Kudüs şehri maalesef ki bir türlü huzurun hâkim olduğu bir bölge olamadı; aksine hep çatışmalara ve üzerinde hak sahipliği iddia edilecek bir bölge konumuna düştü.

​Teorik ve Tarihsel Çerçeve: İsrail’in Kudüs ve Mescid-i Aksa Teopolitiği

​İsrail’in Kudüs kentine yönelik hedeflerinin, Mescid-i Aksa merkezli teopolitik kuşatmasının ve işgal politikalarının temeli 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan I. Siyonist Kongresi’nde atılmıştır. Avusturyalı Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl’ın bu kongreden önce 1896 yılında yayımladığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabında Siyonizm’in kuruluşunu ve ileriye yönelik nihai hedeflerini anlatmıştır. Kongrede ise bu kitaptaki fikirler tartışılmış ve nihayetinde Siyonist hareketin resmi hedeflerini belirleyen Basel Deklarasyonu kabul edilmiştir. Bu deklarasyon, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını öncelikli amaçları haline getirmiştir. Söz konusu hedef doğrultusunda Filistin topraklarına planlı bir nüfus aktarımı (kolonizasyon), Yahudi diasporasının küresel yapılar altında örgütlenmesi, milli bilincin nesillere aktarımı ve tahkimi stratejik sütunlar olarak belirlenmiştir. Theodor Herzl başkanlığında kurulan Dünya Siyonist Örgütü ise bu kararları sahada ve diplomasi masasında yürütecek stratejik bir kurum haline gelmiştir.

Yazının tamamını BURADAN okuyabilirsiniz.

Sevgi ERSOY – SvS Stajyeri

Paylaş