Özet
Bu çalışma, Soğuk Savaş tarihçisi John Lewis Gaddis’in geliştirdiği yapısal ve stratejik parametreleri modern Doğu Akdeniz jeopolitiğine uyarlamayı amaçlamaktadır. Makale; Türkiye ve Mısır arasında uzun yıllar süren rekabeti ve son dönemdeki normalleşme sürecini, Kıbrıs adası ekseninde ve Stephen Van Evera’nın bilimsel vaka analizi yöntemine sadık kalarak incelemektedir. Uluslararası ilişkiler teorilerini Doğu Akdeniz’in güncel jeopolitik gerçekliğiyle harmanlayan bu analiz; tarafların doğrudan bir askeri çatışma yerine, riskleri çevre coğrafyalara transfer ederek asimetrik hamleler ve bölgesel ittifaklar yoluyla dengelendiğini ileri sürmektedir. Bu doğrultuda, tarafların yok edici bir savaşı göze alamadığı bu ekosistemde Kıbrıs’ın adeta bir ileri karakol ve Doğu Akdeniz’in Berlin’i haline geldiği savunulmaktadır. Mısır’ın öncülüğündeki Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye’yi çevreleme hamlesine karşı, Ankara’nın Libya ile deniz yetki alanları anlaşması imzalayarak asimetrik bir yanıt verdiği ve mücadelenin Libya sahasında bir vekalet savaşına dönüştüğü kronolojik ve yapısal bir akışla ortaya konmaktadır.
Çalışmada ayrıca Kenneth Waltz’un yapısal realizmi ile Alexander Wendt’in inşacılık teorileri çarpıştırılarak, Türkiye ve Mısır arasındaki güncel yakınlaşma bir Doğu Akdeniz Detantı (Yumuşama Dönemi) olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu mikro detant süreci; Mısır’ın kronik ekonomik krizleri ve Batı finansmanına bağımlılığı nedeniyle Yunanistan-GKRY hattından tamamen kopamaması, Türkiye’nin ise Robert Jervis’in Güvenlik İkilemi teorisinde uyardığı gibi Kıbrıs’taki askeri tahkimatlar nedeniyle maliyetli bir aşırı yayılma tuzağına çekilmesi gibi yapısal riskler barındırmaktadır. Son tahlilde bu çalışma, gazete haberi sığlığındaki dış politika tartışmalarını bilimsel ve rasyonel bir zemine oturtmayı amaçlamakta; Türkiye’nin bu kırılgan süreçte rasyonel caydırıcılığını korurken meşruiyet söylemini güçlendirmesi ve Mısır ile ilişkilerini kazan-kazan odaklı ekonomik enerji koridorlarıyla kurumsallaştırması gerektiği yönünde uygulanabilir stratejik tavsiyeler sunmaktadır.
Giriş
Uluslararası ilişkiler disiplininde bölgesel güç mücadeleleri genellikle dönemsel taktiksel ittifaklar, konjonktürel krizler veya liderlerin kişisel-ideolojik tercihleriyle açıklanma eğilimindedir. Sığ dış politika analizlerinde sıkça rastlanan bu indirgemeci yaklaşım, devletlerin davranışlarını rasyonel birer yapısal zorunluluktan ziyade, aktörlerin anlık reflekslerine bağlar. Ancak Doğu Akdeniz gibi tarihsel, askeri ve ekonomik fay hatlarının kesiştiği makro-jeopolitik alanlar, bu tür yüzeysel okumaların ötesinde, çok daha derin, kalıcı ve yapısal davranış kalıplarını barındırır. Coğrafyanın sunduğu dayatmalar ve sistemik anarşinin yarattığı güvensizlik ortamı, devletleri liderlerin kimliklerinden bağımsız olarak belirli bir büyük strateji (grand strategy) izlemeye zorlar.
Tam da bu noktada, küresel sistemin en büyük kutuplaşma dönemini inceleyen Soğuk Savaş tarihçisi John Lewis Gaddis’in teorik mirası, bölgesel krizleri anlamak için eşsiz bir analitik araç sunar. Gaddis, Soğuk Savaş’ın niteliğini alışılmışın dışına çıkarak Tarihin En Uzun Barışı (The Long Peace) olarak tanımlar. Onun argümanına göre, sistemin iki kutuplu (bipolar) yapısı ve nükleer silahların getirdiği karşılıklı garantili yok oluş (MAD- Mutually Assured Destruction) riski, süper güçlerin doğrudan ve topyekûn bir konvansiyonel savaşa girmesini engellemiştir. Sistemik istikrar, tarafların barışçıl niyetlerinden değil, savaşın maliyetinin rasyonel olarak katlanılamaz oluşundan kaynaklanmıştır. Ancak bu durum rekabeti bitirmemiş, aksine biçim değiştirerek merkezden çevreye (periphery) doğru kaydırmıştır. Küresel güçler, doğrudan sistemik bir savaşı göze alamadıkları için, aralarındaki jeopolitik gerilimleri ve güç mücadelelerini çevre coğrafyalara, bölgesel üs tahkimatlarına ve vekalet savaşlarına (proxy wars) transfer ederek yönetmişlerdir.
Bugün Doğu Akdeniz havzası, özellikle Türkiye ve Mısır ekseninde, Gaddis’in küresel sistem için formüle ettiği bu büyük strateji kurallarının bölgesel ve mikro düzeyde yeniden üretildiği dinamik bir laboratuvara dönüşmüştür. Tıpkı Soğuk Savaş’ın iki süper gücü gibi, Doğu Akdeniz’in bu iki önemli bölgesel aktörü de birbirlerinin askeri kapasitelerinin, coğrafi derinliklerinin ve ittifak ağlarının farkındadır. Ne Ankara ne de Kahire, Akdeniz’de birbirini tamamen sistem dışına itebilecek mutlak bir güce sahiptir; dahası, doğrudan yaşanacak bir askeri çatışmanın her iki ülke için de yaratacağı ekonomik ve siyasi yıkım, rasyonel bir seçenek olmaktan uzaktır. Bu sistemik kilitlenme, iki gücü doğrudan savaşmak yerine risk yönetimi mekanizmalarını işletmeye, asimetrik hamleler yapmaya ve etki alanlarını üsler üzerinden deklare etmeye zorlamaktadır.
Bu jeopolitik denklemin tam merkezinde yer alan Kıbrıs adası ise, tarafların rasyonel risk yönetimi biçiminin bir sonucu olarak adeta Doğu Akdeniz’in Berlin’i haline gelmiştir. Soğuk Savaş döneminde Berlin, iki blokun birbirine doğrudan saldıramadığı ama casusluk ağları, askeri tahkimatlar ve ideolojik sınır çizgileriyle gücünü mikro düzeyde sürekli test ettiği sembolik ve stratejik bir kırılma noktasıydı. Bugün Kıbrıs da benzer bir kaderi paylaşmaktadır. Ada, tarafların açıkça ilan edilmemiş kırmızı çizgilerinin, insansız hava araçları (İHA/SİHA) üslerinin, deniz yetki alanı iddialarının ve istihbarat faaliyetlerinin kesiştiği askeri bir düğüm noktasıdır. Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin sıcak bir savaşa dönüşmesini engelleyen şey, tarafların Kıbrıs ve çevresinde kurduğu bu asimetrik ve kırılgan denge mekanizmasıdır. Dolayısıyla, Türkiye ve Mısır arasındaki rekabeti ve ardından gelen yumuşama sürecini anlamak, ancak bu mikro Soğuk Savaş modelinin ve Kıbrıs merkezli jeopolitik statünün yapısal analiziyle mümkün olabilecektir.
Kıbrıs Stratejisi
John Lewis Gaddis’in Soğuk Savaş historiografisinde (tarih yazımında) merkezi bir yer tutan unsurlardan biri, küresel blokların kendi nüfuz alanlarını korumak veya genişletmek amacıyla kritik coğrafi noktaları birer ileri karakol (outpost) haline getirmesidir. Merkezdeki büyük güçler, doğrudan çatışmanın maliyetinden kaçınırken, çevre bölgelerdeki jeopolitik düğüm noktalarını askeri, lojistik ve istihbari açıdan tahkim ederek rakiplerine karşı yapısal bir üstünlük kurmaya çalışırlar. Doğu Akdeniz jeopolitiği bir bütün olarak incelendiğinde, bu “ileri karakol” rolünü tarihsel ve coğrafi bir dayatma olarak Kıbrıs adasının üstlendiği görülür. Süveyş Kanalı’nın giriş kapısını kontrol eden, Levant havzasındaki hidrokarbon enerji koridorlarının tam merkezinde yer alan ve Ortadoğu ile Kuzey Afrika askeri hareketliliğine mutlak bir coğrafi yakınlık sunan Kıbrıs, klasik jeopolitik teorilerdeki tabirle Doğu Akdeniz’in batmaz uçak gemisi konumundadır. Adayı kontrol eden aktör, sadece kendi kıyı emniyetini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda Akdeniz genelindeki deniz yetki alanları ve hava sahası üzerinde de mutlak bir projeksiyon (güç yansıtma) kapasitesi elde eder.
Gaddis’in ittifak genişletme ve stratejik derinlik sağlama olarak kavramsallaştırdığı Soğuk Savaş stratejileri doğrultusunda, son yıllarda Batı blokunun ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin Kıbrıs adasına yönelik politikalarında radikal bir eksen kayması yaşanmıştır. ABD’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne (GKRY) yönelik yıllardır uyguladığı silah ambargosunu tamamen kaldırması ve adanın güneyini kendi küresel lojistik-askeri ağına entegre etmeye başlaması, rasyonel bir çevreleme (containment) hamlesidir. İngiltere’nin adadaki egemen askeri üsleri olan Akrotiri ve Dikelya’nın yanına, GKRY üzerinden eklenen bu yeni Batı askeri angajmanı, Doğu Akdeniz’deki güç dengesini Türkiye aleyhine yapısal olarak bozmayı hedeflemektedir. Bu durum, adayı sadece bölgesel bir mesele olmaktan çıkarıp, küresel aktörlerin Doğu Akdeniz’deki hegemonya mücadelesinin ileri karakolu haline getirmektedir.
Kenneth Waltz’un yapısal realizm teorisinde belirttiği üzere, uluslararası sistemin anarşik yapısı devletleri sürekli bir kendini koruma ve rakiplerinin hamlelerini rasyonel olarak dengeleme (balancing) zorunluluğuyla karşı karşıya bırakır. Batı blokunun GKRY üzerinden kurmaya çalıştığı bu asimetrik baskıya karşı Türkiye, Waltzcı bir mantıkla ve Gaddis’in dengeleme stratejilerine sadık kalarak askeri-teknolojik bir yanıt üretmiştir. Ankara, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) sınırları içerisindeki Geçitkale Havaalanı’nı kalıcı ve tam teşekküllü bir İHA/SİHA (İnsansız Hava Aracı / Silahlı İnsansız Hava Aracı) üssü haline getirerek adadaki stratejik statükoyu kendi lehine revize etmiştir. Geçitkale’den kalkan insansız platformlar, Türkiye’ye Akdeniz genelinde kesintisiz bir istihbarat, gözetleme ve erken uyarı kabiliyeti sağlarken; hava üstünlüğünü de Ankara’nın kontrolüne sunmaktadır. Buna ek olarak, Gazimağusa bölgesinde kurulması planlanan deniz üssü projeksiyonu, Türkiye’nin Mavi Vatan doktrini çerçevesinde Akdeniz’deki hak iddialarını askeri bir realiteyle sabitleme arayışıdır.
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki mikro Soğuk Savaş’ın hem sebebi hem de dengeleyici mekanizmasıdır. Ada üzerindeki askeri tahkimatlar, tarafların birbirine doğrudan saldırmasını engelleyen bir caydırıcılık mimarisi (deterrence architecture) üretmektedir. Türkiye’nin kuzeydeki askeri varlığı ile Batı destekli güney blokunun tahkimatı, Gaddis’in küresel sistem için betimlediği o kırılgan ama yıkımı engelleyen dengeyi Doğu Akdeniz’in sularında yeniden üretmektedir. Kıbrıs, iki farklı askeri ve siyasi vizyonun doğrudan sıcak bir savaşa tutuşmadan, üsler ve konuşlandırılan silah sistemleri üzerinden birbirinin hamlelerini kilitlediği yapısal bir fay hattı olarak işlev görmektedir.
Çevreleme Politikası
John Lewis Gaddis’in Soğuk Savaş analizlerinde geniş yer tutan bir diğer kuramsal omurga, Amerikalı diplomat George Kennan’ın formüle ettiği ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı ittifakının ana stratejisi haline gelen çevreleme (containment) politikasıdır. Çevreleme, rakip gücün jeopolitik etki alanını sınırlamayı, onu belirli bir coğrafi çembere hapsederek hareket kabiliyetini elinden almayı ve böylece sistemik dengede zayıflatmayı amaçlar. Küresel ölçekte Sovyet yayılmacılığına karşı uygulanan bu stratejik abluka modeli, modern Doğu Akdeniz denklemine uyarlandığında, Türkiye’nin Akdeniz’deki varlığına karşı bölgesel bir ittifak mimarisi eliyle yeniden üretilmiştir.
Mısır’ın öncülüğünde; Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İsrail, İtalya, Ürdün ve Filistin’in katılımıyla kurulan ve daha sonra uluslararası bir örgüte dönüştürülen Doğu Akdeniz Gaz Forumu (EMGF), Gaddis’in literatüre kazandırdığı klasik çevreleme politikasının bölgesel, kurumsal ve jeo-ekonomik bir izdüşümüdür. Bu forum, görünürde Levant havzasındaki hidrokarbon rezervlerinin ekonomiye kazandırılmasını hedeflese de yapısal arka planda Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne ve kendi anakara kıyı şeridine hapsetmeyi amaçlayan çok uluslu bir jeopolitik baraj hattı olarak tasarlanmıştır. Enerji hatlarının (özellikle rafa kalkan EastMed projesi ve türevlerinin) Türkiye dışarıda bırakılarak dizayn edilmesi, Ankara’nın deniz yetki alanları (Mavi Vatan) iddialarını diplomatik ve ekonomik bir abluka ile boğma stratejisidir. Kahire yönetimi, bu ittifak yapısının merkezine yerleşerek hem bölgesel bir enerji üssü (hub) olmayı hedeflemiş hem de Türkiye’nin Akdeniz’deki revizyonist hamlelerini Batı destekli bu çoklu pakt vasıtasıyla dengelemek istemiştir.
Türkiye’nin bu koordineli çevreleme duvarına verdiği yanıt, Soğuk Savaş’ın en tipik davranış kalıbı olan asimetrik hamle ve vekalet savaşı (proxy war) mantığıyla şekillenmiştir. Kenneth Waltz’un sistemik baskıların devletleri inovatif dengeliyici adımlar atmaya zorladığı yönündeki tespitiyle paralel olarak Ankara, statükocu blokun Akdeniz’deki oyun planını bozmak adına oyun değiştirici bir hamle yapmış ve Libya ile Deniz Yetki Alanları Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nı imzalamıştır. Bu hamle, Doğu Akdeniz haritası üzerinde Mısır ve Yunanistan arasında dikey bir diplomatik-hukuki koridor çizerek, Batı bloğunun Akdeniz’de inşa etmek istediği jeopolitik bütünlüğü ve çevreleme hattını tam ortasından parçalamıştır. Türkiye bu anlaşmayla, Mısır ve Yunanistan’ın tek taraflı parselasyon iddialarının önüne hukuki bir set çekerken, Akdeniz’deki güç mücadelesinin sınırlarını Kuzey Afrika hattına kadar genişletmiştir.
Bu asimetrik hamlenin doğal bir uzantısı olarak, Türkiye ve Mısır arasındaki rekabet doğrudan bir sıcak çatışmaya evrilmek yerine, Libya iç savaşı sahasında bir vekalet savaşına evrilmiştir. Tıpkı Soğuk Savaş dönemindeki Kore, Vietnam veya Angola örneklerinde olduğu gibi; iki bölgesel güç doğrudan askeri olarak karşı karşıya gelmenin getireceği devasa siyasi ve ekonomik maliyetlerden kaçınmış, bunun yerine yerel aktörler üzerinden bir güç dengesi aramıştır. Kahire yönetimi, kendi sınır güvenliği ve ideolojik öncelikleri doğrultusunda General Halife Hafter liderliğindeki Tobruk merkezli güçleri askeri ve lojistik olarak desteklerken; Ankara, BM tarafından tanınan Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) askeri danışmanlık, İHA/SİHA desteği ve hava savunma sistemleri sağlayarak sahadaki askeri dengeyi rasyonel bir şekilde kilitlemiştir. Libya, iki bölgesel gücün doğrudan savaşı göze alamadığı, ancak birbirlerinin Akdeniz büyük stratejilerini ve çevreleme kapasitelerini vekiller üzerinden test ettiği, Gaddis tarzı bir çevre savaş alanı (peripheral battlefield) haline gelmiştir. Sahada sağlanan bu askeri kilitlenme (stalemate), iki tarafın da birbirini tamamen tasfiye edemeyeceğini göstererek, ilerleyen süreçte rekabetin yerini rasyonel bir müzakere zeminine bırakmasının yapısal ön koşulunu hazırlamıştır.
Doğu Akdeniz Detantı
John Lewis Gaddis, Soğuk Savaş tarihinin homojen bir gerilim sarmalından ibaret olmadığını, sistemik risklerin ve ekonomik maliyetlerin katlanılamaz düzeye ulaştığı kırılma noktalarında aktörlerin zorunlu olarak Detante (Yumuşama) süreçlerine girdiğini belirtirken, Türkiye ve Mısır arasında son dönemde ivme kazanan diplomatik yakınlaşma da bu stratejik modelin bölgesel düzeydeki somut bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Alexander Wendt’in inşacı perspektifi doğrultusunda, tarafların birbirlerini mutlak düşman olarak kodladığı söylemsel düzlemin yerini karşılıklı çıkarları gözeten bir rakip/ortak ilişkisine bırakması, iki ülkenin de dış politikasında stratejik manevra alanları kazanmasını sağlamıştır; ancak bu mikro detant süreci kendi içinde ciddi yapısal riskler barındırmaktadır. Mısır açısından en büyük jeopolitik risk, derin ekonomik kriz sarmalı ve Batı finansmanına bağımlılığı nedeniyle Yunanistan-GKRY hattıyla geçmişte kurduğu hukuki-askeri taahhütlerden tamamen kopamayarak bir güvenilirlik krizi yaşamasıyken; Türkiye açısından ise Robert Jervis’in Güvenlik İkilemi teorisinde uyardığı üzere, ABD ve AB’nin GKRY’yi askeri olarak tahkim etmeye devam etmesi karşısında Kuzey Kıbrıs’taki üs varlığını sürekli modernize etmek zorunda kalması ve kısıtlı kaynaklarını buraya bağlayarak maliyetli bir askeri aşırı yayılma (over-extension) tuzağına düşmesi riskidir. Ayrıca İsrail, Yunanistan ve GKRY ekseninin, Türkiye-Mısır yakınlaşmasını kendi bölgesel hegemonyalarına tehdit görerek enerji projeleri veya asimetrik krizler üzerinden sabote etme potansiyeli her zaman mevcuttur. Gaddis’in Soğuk Savaş’taki istikrarlı denge modelinin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin lehine çalışabilmesi için Ankara’nın; Mısır’ın LNG kapasitesi ile kendi enerji köprüsü pozisyonunu sentezleyerek Kıbrıs’ı bypass edecek kazan-kazan odaklı kurumsal bir Akdeniz Enerji Hattı inşa etmesi, Kuzey Kıbrıs’taki Geçitkale SİHA ve deniz üssü tahkimatlarını rasyonel-savunma odaklı bir caydırıcılık sınırı içinde tutarak uluslararası diplomasi zemininde güçlü bir meşruiyet söylemiyle işlemesi ve geçmişte vekalet savaşı sahası olan Libya’da Kahire ile ortak çıkarlar üzerinden ortak güvenlik mekanizmaları kurması hayati önem taşımaktadır. Son tahlilde, Doğu Akdeniz’deki bu mikro kutuplaşmanın geleceği, tarafların yapısal anarşinin getirdiği güvenlik kaygılarını rasyonel bir kurumsal akılla ne ölçüde yönetebileceğine bağlı kalacak ve bu jeopolitik satrançta kalıcı başarıyı, hamlelerini sadece askeri projeksiyonla değil; uluslararası hukuk meşruiyeti, asimetrik risk yönetimi ve ekonomik rasyonaliteyle destekleyen aktör elde edecektir.
Sonuç
Stephen Van Evera’nın siyaset biliminde vaka analizi metodolojisiyle bakıldığında, Doğu Akdeniz’deki dinamiklerin anlık krizlerden ziyade kalıcı yapısal kurallara bağlı olduğu görülür. John Lewis Gaddis’in 20. yüzyılın küresel iki kutuplu sistemi için geliştirdiği; ileri karakol tahkimatı, çevreleme, vekalet savaşları ve kaçınılmaz detant (yumuşama) kavramları, bugün Türkiye-Mısır-Kıbrıs üçgenindeki bölgesel güç mücadelesini açıklamakta hâlâ en rasyonel ve metodolojik haritayı sunmaktadır. Doğu Akdeniz’de kalıcı barış ya da kalıcı bir savaş yoktur; Gaddis’in tabiriyle, tarafların birbirini yok edemeyeceğini anladığı andan itibaren yönetmek zorunda olduğu yapısal bir denge vardır. Ancak bu Doğu Akdeniz Detantı, kendi içinde ciddi yapısal riskler ve kırılganlıklar barındırmaktadır. Mısır açısından en büyük risk, Türkiye ile rasyonel bir iş birliği yürütürken, derin ekonomik kriz sarmalı ve Batı finansmanına bağımlılığı nedeniyle Yunanistan-GKRY hattıyla olan bağlarını tamamen koparamamasının yaratacağı güvenilirlik krizidir. Türkiye açısından ise ana risk, Mısır ile sağlanan diplomatik yumuşamanın Kıbrıs adasındaki jeopolitik gerçekliği değiştirmeye yetmeme ihtimalidir. ABD ve Batı blokunun GKRY’yi askeri ve lojistik açıdan tahkim etmeye devam etmesi, Türkiye’yi Robert Jervis’in Güvenlik İkilemi teorisinde bahsettiği, savunma amaçlı adımların bile bölgesel bir tehdit sarmalını tetiklediği kronik bir askeri aşırı yayılma ve maliyet tuzağına çekebilir. Ayrıca İsrail, Yunanistan ve GKRY ekseninin, Türkiye-Mısır yakınlaşmasını kendi çıkarlarına tehdit görerek diplomatik veya enerji projeleri üzerinden sabote etme potansiyeli her zaman mevcuttur.
Gaddis’in Soğuk Savaş’taki istikrarlı denge modelinin Türkiye’nin lehine çalışabilmesi ve bu risklerin yönetilebilmesi için Ankara’nın stratejik adımlar atması hayati önem taşımaktadır. Öncelikle, Türkiye ve Mısır arasındaki yumuşama sadece siyasi söylemlerle sınırlı kalmamalı, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) kapasitesi ile Türkiye’nin enerji köprüsü pozisyonu, Kıbrıs adasını bypass edecek ya da KKTC’nin haklarını gözetecek ortak bir Akdeniz Enerji Koridoru mimarisine dönüştürülerek kurumsallaştırılmalıdır. Çünkü ekonomik karşılıklı bağımlılık, siyasi krizlerin önüne geçen en büyük kalkandır. Diğer yandan Türkiye, Kuzey Kıbrıs’taki askeri ve teknolojik üstünlüğünü rasyonel bir caydırıcılık sınırı içinde tutmalı ve Geçitkale gibi üs tahkimatlarının saldırı amaçlı değil, statükoyu koruma amaçlı savunma adımları olduğunu uluslararası diplomasi zemininde Alexander Wendt’in inşacı mantığına uygun güçlü bir meşruiyet söylemiyle sürekli işlemelidir. Son olarak, vekalet savaşlarının yürütüldüğü Libya sahasında Kahire ile ortak çıkarlar ve toprak bütünlüğü üzerinden ortak güvenlik/ekonomik mekanizmaları kurmak, Gaddis’in bahsettiği uzun barışın bölgesel düzeyde kalıcı olmasını sağlayacak yegane reçetedir. Sonuç olarak, Doğu Akdeniz’deki bu mikro kutuplaşmada kazanan, hamlelerini sadece askeri güçle değil, uluslararası meşruiyet ve ekonomik akılla destekleyen taraf olacaktır.
Şevval DURAK– SvS Stajyeri






