Avrupa Birliği, kuruluşundan bu yana demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar gibi normatif değerler üzerine inşa edilmiş bir projedir. Ancak 2010’dan itibaren Macaristan, bu değerlerin ciddi bir sınavı haline gelmiştir. 1990’larda Doğu Bloku’nun en başarılı demokrasisi olarak anılan Macaristan, 2025 itibarıyla Freedom House ve Dünya Adalet Projesi gibi kuruluşlar tarafından “kısmen özgür” veya “melez rejim” olarak sınıflandırılmakta ve AB içinde demokratik gerilemenin en çarpıcı örneği olarak gösterilmektedir. Bu durum, Viktor Orbán’ın 2010’dan itibaren uyguladığı yürütme erkinin aşırı güçlenmesi yoluyla ülkeyi rekabetçi otoriter bir rejime dönüştürmesinden kaynaklanmaktadır.
Kuramsal Çerçeve: Demokratik Gerileme ve Rekabetçi Otoriterlik
Bermeo’nun demokratik gerileme tanımına göre, bu süreç devletin demokrasiyi ayakta tutan siyasi kurumlardan herhangi birini tasfiye etmesi anlamına gelir. Macaristan’daki gerileme, yürütme erkinin aşırı güçlenmesi nedeniyle yaşanmıştır. Bu sürecin sonucunda ortaya çıkan rejim, “rekabetçi otoriterlik” olarak adlandırılmaktadır: yani seçimler yapılmaya devam etmekte ancak oyun alanı sistematik olarak adaletsiz hale gelmektedir.
Bu dönüşümü anlamak için altı temel mekanizma öne çıkmaktadır: yargı ve anayasanın ele geçirilmesi, medya ve basının ele geçirilmesi, sivil toplumun baskı altına alınması, seçim sisteminin değiştirilmesi, yatay hesap verebilirlik mekanizmalarının çöküşü ve AB dışı aktörlerle yakınlaşırken AB ile uzaklaşma. Macaristan örneği, AB üyeliğinin tek başına demokratik gerilemeyi engellemeye yetmediğini, aksine AB’nin mevcut yaptırım mekanizmalarının (7. Madde ve fon kesintileri gibi) otoriterleşmeyi durdurmada yetersiz kalabildiğini göstermesi açısından AB’nin normatif gücünün sınırlarını da ortaya koymaktadır.
Yazının tamamını BURADAN okuyabilirsiniz.
Halil Efe AKKAYA – SvS Yazarı






