Esad Döneminden Devrim Sürecine Suriye ve Güncel Politikaları

            Yavuz Sultan Selim,1516 yılında Mercibadık Savaşı’nda Memlük ordusuna karşı muzaffer olarak Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin bölgesinde hakimiyeti ele almıştır. Suriye’nin Osmanlı idaresinde geçirdiği  403 yıl boyunca sakin ve huzurlu bir hayat süren Suriye, 1916’da İngiltere ve Fransa arasında, Sykes Picot Anlaşması imzalanması ile birlikte 1920’de Fransız Mandası Dönemi’ne geçmiştir . Fransızlara karşı silahlı ve siyasi mücadeleye başlayan Suriye halkı 17 Nisan 1946 yılında bağımsızlığına kavuşmuştur. Ancak bölgenin sahip olduğu zengin doğalgaz ve petrol rezervleri pek çok devletin sömürü isteğini arttırırken, uluslararası çekişmelerin neden olduğu darbe dönemine geçilmiştir. 1949-1958 yılları arası müteakiben yaşanan darbeler bölgede güvensiz ve istikrarsız bir düzenin hakimiyet sürmesine sebep olmuştur. Dönemi takip eden 1954-1958 yılları arasında ulusal siyasi partilerin hükümette olması ülkenin istikrarla yönetilmesini sağlamıştır.

            1958’de kurulan Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) dönemiyle bütün siyasi partiler kapatılmışsa da 1961 askeri darbesiyle Suriye BAC’den ayrılmıştır. 1961’de yapılan seçimle Halk Partisi iktidara gelmiş ancak 1963 tarihinde Baas Partisi tarafından geçekleştirilen askeri darbeyle 20 kişilik Ulusal Devrim Konseyi iktidarı ele almıştır. Konsey içinde yer alan Nusayri subayları Hafız Esad ve Salah Cedid 1967 yılında konsey içi anlaşmazlıklar gerekçesiyle diğer konsey üyelerini tutuklatarak iktidara hakim konuma gelmiştir. Aynı yıl içinde İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgali üzerine dönemin Savunma Bakanı Hafız Esad ile fiilî lider Salah el-Cedid arasında anlaşmazlıklar boy göstermiş ve takibi olan 1970 yılında Hafız Esad, Salah el-Cedid ve destekçilerini tutuklayarak “Düzeltme Hareketi” denilen kansız darbeyi gerçekleştirmiştir. Baas Partisinin başına geçerek ülkede kendi adına bir rejim haline gelmeyi başarmış ve Suriye’de Esadizm Dönemi başlamıştır.

            Hafız Esad ülke yönetiminde, kendi akrabalarını ve Nusayri kökenli insanları devletin önemli kademelerine yerleştirerek güvenli ve güçlü bir alan oluşturmuştur. Ülkenin yaklaşık yüzde 75’i sünni kesimden oluşmasına rağmen devletin kritik kademelerinden ziyade kararların uygulandığı alanlarda görevlendirilerek karar alma merkezi azınlık olan Nusayri kesiminin kontrolüne bırakılmıştır. Bunca önleme rağmen Esad’ın kişisel kimliği, siyasi yaklaşımları ve mezhepçi politikaları toplumun birçok kesiminde tepki görmüştür. Belli şehirlerdeki karşı çıkışlar kanlı şekilde bastırılmıştır. Ancak Filistin meselesinde İran ile aynı safta yer alması ve Filistin’i savunma gayesiyle hareket eden Hizbullah ve Filistin Kurtuluş Örgütü gibi silahlı gruplara destek oluyor oluşu halk tarafından desteklenmiştir. Esad rejimi Suriye halkı tarafından baskıcı bir figür oluşuyla eleştirilse de bu hamlesiyle halk nezdinde meşruiyetini korumuştur.

            Hafız Esad’ın 2000 yılındaki vefatıyla oğlu Beşar Esad yeni Suriye Devlet Başkanı olarak görevine başlamıştır. Londra’daki göz doktorluğu eğitimini bırakarak siyasete atılan Beşar Esad, başlarda Hafız Esad’ın yönetim şekline göre daha modern sayılabilecek yolları denese de zamanla çevresindeki yetkili kimseler ve oluşan bazı ayaklanmaların etkisiyle babasının yolundan ilerlemeye karar vermiştir. Suriye halkının devlet yetkilileri tarafından sert müdahelelerle karşılaşması ve yer yer kanlı çözümlerle ilerleyen devlet politikalarına karşı Esad rejiminin yıkılması gerektiği düşüncesinin yaygınlaşmasına ve silahlı çatışmalara dönmesine sebep olmuştur.

            Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve 2011 yılı boyunca Orta Doğu’nun geri kalanına yayılan Arap Baharı; özgürlük, rejim değişikliği, yolsuzluğu bitirme gibi farklı talepleri içinde barındıran bir dönem olmuştur. Herkesin gözleri önünde yaşanan ayaklanmalar, devrimler, kitlesel gösteriler, iç savaşların yaşandığı bir bütün olarak değerlendirilmiştir. Suriye’ye Arap Baharı Mart 2011’de gelmiştir. Dera’da okul duvarlarına hükümet karşıtı sloganlar yazan 9-15 yaş arası 10 çocuk tutuklanmış ve işkence görmüştür. Bu olay üzerine Dera’da insanlar sokaklara dökülmüş ve protestocuların sayısı giderek artmıştır. Protestolara karşı güvenlik güçlerinin oldukça şiddetli karşılık vermesi sonucu halkta daha büyük bir tepki toplanmıştır. Artan protestolara karşı hükümet 24 Mart 2011’de bir dizi reform açıklamıştır. Beşar Esad protestoların başlamasından yaklaşık iki hafta sonra, 30 Mart 2011’de canlı yayında konuşma yapmış ancak halk istediğini alamamıştır. Esad, halkın umutlarını yerle bir ederken daha da büyük tepkilerin doğuşuna zemin hazırlamıştır, protestolar giderek yaygınlaşmıştır.

            Yaşanan olaylar üzerine 2011 yaz aylarından itibaren, artık Suriye’de rejim karşıtı muhalif güçler boy göstermeye başlanmıştır. Birbirinden bağımsız hareket eden, etkin bir emir-komuta zinciri bulunmayan ve rejime karşı silahlı mücadele yürüten bu irili ufaklı grupların tamamı kendini Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) olarak tanımlamıştır. Savaşın ilk yıllarında tüm silahlı muhalefeti ifade eden ÖSO, zamanla bölgesel ve uluslararası güçlerin etkileriyle yeniden yapılandırılmış ve rejimin yıkılmasının ardından ülkede demokratik bir yönetim oluşturma hedefini benimsemiştir. ÖSO ile sınırlı kalmayan silahlı, rejim karşıtı gruplar savaşın patlak vermesiyle kendi askeri birlikleriyle mücadeleye başlamışlardır. Bu gruplar rejime karşı savaşı sadece siyasi görmeyen aynı zamanda cihat olarak görmüşlerdir. Kuruluşu Mayıs 2011 olan Ahrâru’ş-Şam, savaşçı sayısı ve etkinlik alanı bakımından Suriye’de faaliyet gösteren en büyük rejim karşıtı silahlı grup olmuştur. Uluslararası arenada çıkar gözetmeksizin, kendi sınırlarının ihlalini engellemek ve Suriye Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumasına yardımcı olmak amacıyla Türkiye söz konusu muhalif grupları desteklemeştir.

            Suriye’de yaşanan bu iç karışıklıklar, bölgedeki yerel grupların yanında uluslararası aktörlerin de sahada etkili olma gayesine hizmet etmiştir. Sürecin başlarında herkesin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği sahada zamanla güç dengelerinde değişmeler yaşanmıştır. Özellikle Türkiye’nin bölgede muhalif güçlere yaptığı destekler rejimin yıkılmasına büyük bir destek sağlamıştır. Terör örgütlerinin otorite boşluğundan yararlanmasına engel olmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak, yeni yönetimin kurulmasını desteklemek amacıyla hareket eden Türkiye, aynı zamanda kendi sınır güvenliğini koruma amacıyla belli politikalar izlemiştir. Bölgedeki en önemli güçlerden biri haline gelen Türkiye, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG,yani PKK) karşı yürütülen askeri operasyonlarda geçiş hükümetine lojistik ve stratejik desteklerini sunmuştur. Ayrıca, milyonlarca Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapmış ve bu insanların ülkelerine güvenli şekilde geri dönmelerini sağlamıştır. Yaptığı harekatlarla güvenli bölgeler oluşturan Türkiye, Suriyeli halkın güvenle ve huzurla yaşamaları için gerekli hiçbir adımı atmaktan geri durmamıştır.

            Bölgede, kendi çıkarları sebebiyle rejimi destekleyen İran; Esad rejiminin çöküşüyle Şam-Beyrut hattını kaybetmiştir. Hizbullah gibi rejim yanlısı gruplara destek olmuşsa da bu grupların bölgedeki askeri etkisi büyük oranda kırılmıştır. Büyük kısmı Irak ve Lübnan’a çekilen grup üyelerinden kalanları, yeni yönetim tasfiye etmektedir ve silahsızlandırmaktadır. İran, geçiş hükümetini resmen tanımak ve Şam ile pragmatik ilişkiler kurmak zorunda kalmıştır.

            Rusya’nın bölgede bulunmasının temel amacı Akdeniz’deki stratejik varlığını korumak olmuştur. Ancak Ukrayna ile girdiği savaştan sonra odağını Suriye’den çekmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin bölgedeki etkinliği doğrultusunda Rusya, Türkiye ile diplomatik anlamda bağları koparmamaya ve bölgedeki etkinliğini korumaya gayret etmektedir. Ancak Suriye’de artık oyun kurucu rolünde değildir. 

            ABD, Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan SDG üzerinden askeri varlığını ve petrol sahalarını kontrol etmeye devam etmektedir. Buna rağmen ABD, geçiş hükümetinin meşruiyetini tanımıştır. Son olarak ABD, Suriye’yi teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmıştır. Yaptırımları esnetme eğiliminde olan ABD, yine de SDG’ye sağladığı destek sebebiyle bölgede hala bir tehdit olarak görülmektedir.

            Avrupa Birliği; göç baskısının azalması, insani yardımların arttırılması yönünde politikalar izlemiştir. Avrupa Birliği için Türkiye, iç savaştan kaynaklı göçlerin AB’ye etkilerini azaltmada, özellikle jeopolitik anlamda kritik bir öneme sahiptir ve AB, Suriye’deki yeni yönetime ılımlı yaklaşmak durumunda kalmıştır.

            2024 yılının sonlarında, muhalif grupların başlattığı geniş çaplı askeri operasyonlarla rejimin savunma hattı zayıflamıştır. Aralık 2024’te Şam’ın muhaliflerin kontrolüne geçmesiyle Esad Rejimi yıkılmıştır. Ardından muhalif güçler Şam’ın kuzeyinde yer alan Saydnaya Askeri Hapishanesi’ni ele geçirmiştir. İlk iş olarak hayatta kalabilen mahkumları kurtaran muhalif birlikler karşılaştıkları vahşet karşısında şaşkına dönmüştür. Esad rejiminin ceza sistemi muhalif ruhu tamamen ezmek ve insanları sistematik olarak yok etmek üzere kurulmuş bir ceza sistemidir. Saydnaya hapishanesinde mahkumların ibadet etmesi, gardiyanlara bakması, konuşması ve hatta fısıldaşması tamamen yasak iken, cezası ölesiye dövülmekti. Gardiyanların yüzünü görmek ise doğrudan infaz sebebiydi. Uluslararası Af Örgütü ve diğer insan hakları kuruluşlarının raporlarına göre; hapishaneye yeni gelen mahkumlar demir çubuklar, coplar gibi çeşitli gereçlerle saatlerde dövülmüştür. Çok az miktarda yemek ve kirli sularla hayatta kalmaya çalışan pek çok mahkum, salgın hastalıklar ve sağlıksal ihmal sebebiyle ölmüştür. Özellikle 2011-2015 yılları arası her hafta 20 ila 50 kişi, başka hapishaneye nakil bahanesiyle geceleri hücrelerden alınıp bodrum katlarda asılarak infaz edilmiştir. İnsan haklarının hiçe sayıldığı, yargısız infazların uygulandığı bir merkez olan bu hapishane; Esad rejiminin işlediği insanlık suçlarının en somut kanıtı ve canlı bir suç mahallidir.

            Aralık 2024’te Ahmed Şara liderliğindeki Suriye Geçiş Hükümeti’nin Suriye yönetimini ele alması ile Türkiye-Suriye diplomatik ilişkileri “stratejik ortaklık ve kurumsal müttefiklik seviyesine yükselmiştir. Ankara, Şam’daki yeni meşru yönetimin siyasi, askeri, ekonomik açıdan en büyük destekçisi olmuştur. İki ülke arasında kesintisiz ve yoğun bir diplomasi trafiği yürütülmektedir. Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani, 6 Ağustos 2026’da, Ankara’ya      bir çalışma ziyareti gerçekleştirmiş ve Türkiye Dışişleri yetkilileri ve MİT Başkanı İbrahim Kalın ile bölgesel istikrarın sürekliliğini sağlamak amacıyla görüşmüştür. Aynı gün Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani Ankara’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile stratejik bir zirve gerçekleştirmiştir. İki ülke; Suriye Merkez Bankası’nın TCMB nezdinde TL hesabı açması, gümrük süreçlerinin kolaylaştırılması, ortak üniversite kurulması ve Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan arasında demiryolu/karayolu hattı inşası gibi dev projeleri devreye almıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin, bölgesel bir güç olma yolundaki sağlam adımlarının yansımaları olan bu görüşmeler gösteriyor ki; Suriye Türkiye’nin samimiyetine güveniyor ve Türkiye yönetimi ile ilişkilerini sağlam bir zemine oturtmak istiyor. Örneğin, iki ülke arasında imzalanan askeri anlamda “Ortak Eğitim ve Danışmanlık Mutabakat Mıhtırası” uyarınca, Türkiye yeni Suriye ordusunun eğitimi ve yapılandırılması sürecini doğrudan üstelenmiştir. Suriye ise Türkiye’nin askeri yönetim ve eğitim sistemini benimsemiş ve kendi ülkesinde de aynı gelişimi görmek istemiştir. Türkiye, Suriye’nin hızla yeniden inşa edilebilmesi için ve ekonomik canlanmanın sağlanması amacıyla uluslararası arenada Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılması yönünde çağrıda bulunmuştur. Ocak 2026’da Şam’da imzalanan ve günümüzde kademeli şekilde uygulanmaya devam eden “Ateşkes ve Tam Entegrasyon Anlaşması”,  Kuzeydoğudaki yapıların (SDG/YPG) ortadan kaldırılarak, bölgedeki kaynakların merkez yönetime devrini amaçlamıştır. Bu durum bize gösteriyor ki; iki ülke birbirine desteğini esirgemezken, ortak soruna ortak ve daha etkili bir çözüm yolu çizmek gayesindedir. Bugün gelinen noktada, SDG kendini feshederek Suriye ordusuna katıldığını deklare etmiştir. Bu durum, Suriye ve Türkiye’nin ortak girişimlerinin başarılı bir sonucu olarak değerlendirilebilir.

            Suriye; geçiş sürecinin en büyük adımlarından birini atarak, 12 Temmuz 2026’da Suriye Halk Meclisi ilk oturumunu gerçekleştirerek yasama faaliyetlerine başlamıştır. IMF Ağustos 2026 raporuna göre ise Suriye ekonomisinin bu yıl çift haneli büyümeye ulaşacağı tahmin ediliyor. IMF, Suriye’de toparlanmanın hız kazandığını belirtmiştir.  AB ile petrol ve değerli maden ithalatındaki kısıtlamalar kaldırılmıştır. AB, 2011’den beri askıda olan AB-Suriye İşbirliği Anlaşması’nı yeniden yürürlüğe koymuştur.

            Devrim sonrası Suriye toparlanma sürecine girmiştir ve düzen yeniden oluşturulmaktadır. Suriye, uluslararası ilişkiler açısından attığı ve atacağı adımları dikkatli ve stratejik şekilde ilerletmeli ve bölgesel istikrarı sağlamlaştırmalıdır. İsrail’in provakasyonlarına karşı Türkiye ile ittifak halinde ihtiyatlı bir politika izlemeye devam etmelidir. Türkiye’nin Suriye’deki zamanla daha da fazla artması muhtemel olan etki alanı, hem Suriye hem Türkiye hem de bölge ülkeleri için istikrar ve barışın kilit unsuru olacaktır.

Ayşegül AKSU – SvS Stajyeri

KAYNAKÇA

Paylaş