Maskeler Düşerken: Tahran-Tel Aviv-Washington Hattında Büyük Hesaplaşma

Ortadoğu jeopolitiği, Soğuk Savaş sonrası dönemden günümüze değin küresel sistemik aktörler ile bölgesel revizyonist güçlerin nüfuz alanları üzerinden yürüttüğü amansız bir egemenlik ve güvenlik rekabetine sahne olmaktadır. Uluslararası ilişkiler literatüründe Barry Buzan ve Ole Wæver tarafından kavramsallaştırılan Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi (Regional Security Complex Theory – RSCT) çerçevesinde değerlendirildiğinde, belirli bir coğrafi mekândaki aktörlerin güvenlik algıları, tehdit tanımlamaları ve stratejik hamleleri birbirinden bağımsız ya da izole bir biçimde ele alınamaz. Günümüz Ortadoğu güvenlik mimarisinin ve bölgesel denklemlerinin ana eksenini oluşturan İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasındaki stratejik triyada; yalnızca yerel veya bölgesel bir anlaşmazlığın ötesinde, küresel güç dengelerini, hegemonyal gerilemeleri ve çok kutuplu uluslararası sisteme geçiş sancılarını doğrudan etkileyen sistemik bir düğüm noktasını temsil etmektedir.

Söz konusu stratejik triyada; nükleer silahların yayılması (proliferasyon) riskleri, asimetrik harp doktrinleri, derin istihbarat operasyonları, siber savaş ve vekalet savaşları (proxy warfare) gibi modern çatışma ve güvenlik literatürünün tüm karmaşık bileşenlerini bünyesinde barındırmaktadır. Bu güvenlik denklemini yalnızca konvansiyonel askeri kapasitelerin karşılaştırılmasıyla ya da yüzeysel ideolojik ve söylemsel karşıtlıklarla izah etmek metodolojik açıdan ciddi aksaklıklar yaratacaktır. Neorealist teorinin kurucu parametreleri doğrultusunda, uluslararası sistemin anarşik yapısı aktörleri kendi başının çaresine bakmaya (self-help) ve güvenliklerini maksimum seviyeye çıkarmaya zorlamaktadır. Bu bağlamda İran’ın “Direniş Ekseni” kavramsallaştırması altında geliştirdiği alan hakimiyeti ve asimetrik caydırıcılık stratejisi; İsrail’in “önleyici vuruş” (preventive strike) ve varoluşsal tehdit algısına dayanan güvenlik doktrini ve Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel hegemonyasını koruma ile kritik deniz geçiş hatlarını kontrol altında tutma arayışı bir araya geldiğinde, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar uzanan devasa bir hat üzerinde derin ve çözülmesi son derece güç bir güvenlik dilemması (security dilemma) ortaya çıkarmaktadır.

Bu çalışmanın temel amacı; Tahran, Tel Aviv ve Washington yönetimleri arasındaki çok katmanlı, tarihsel ve dinamik ilişkiler ağını Tarihsel Kurumsalcılık, Neoklasik Realizm ve Caydırıcılık Teorisi zemininde detaylıca incelemek, tarafların tarihsel süreç içerisinde benimsediği güvenlik ve istihbarat doktrinlerini analitik bir süzgeçten geçirmek ve bölgesel alt-sistemik yapının geleceğine dair öngörülebilir senaryolar ile güncel çatışma parametrelerini akademik bir çerçevede sunmaktır.[1] [2]

Washington ve Tahran yönetimleri arasındaki ilişkilerin tarihsel evrimi, uluslararası siyasette pragmatik ittifak yapılarının zaman içerisinde nasıl radikal ideolojik, kurumsal ve stratejik karşıtlıklara dönüşebileceğinin en çarpıcı örneklerinden birini teşkil etmektedir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından küresel ölçekte beliren Soğuk Savaş dinamikleri doğrultusunda Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği’nin güneye, Basra Körfezi’ne ve Orta Doğu’nun zengin hidrokarbon yataklarına erişimini engellemek amacıyla uyguladığı Çevreleme Stratejisi (Containment Strategy) kapsamında İran’ı “Yeşil Kuşak” projesinin ve bölgesel güvenlik mimarisinin merkezine yerleştirmiştir. Bu dönemde İran, Batı bloğunun Ortadoğu’daki en güvenilir stratejik kalelerinden biri olarak kabul edilmiştir.


[1] Cordesman, A. H. (2019). The Iran-U.S. Military Balance: Strategic Competition in the Middle East. Washington, DC: Center for Strategic and International Studies (CSIS).

[2] Byman, D. (2020). A High-Risk Gamble: The Tehran-Washington Escalation Pattern. Washington, DC: Brookings Institution Press.

Burcu ÖZKAN – SvS Stajyeri

Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ

Paylaş