İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri birçok çatışma ve krizde ortak hareket eden iki ülkedir. Bu iki ülke Orta Doğu coğrafyasında yer almakla beraber, birçok bölgede var olan krizlerde adları geçmektedir. Uluslararası İlişkiler disiplininin temel teorilerin Realizm açısından bu iki ülkenin müttefikliğini incelemek, bizlere bakış açımızı geliştirmede ipuçları sağlayacaktır.
Realist kuram çerçevesinde devletler sistemde varlıklarını sürdürebilmeleri için tehdit algılarına göre yeni denge mekanizmaları çerçevesinde birleşmektedirler. 21. yüzyıl Ortadoğu’sunda da bu denge arayışının en somut örneği, 15 Eylül 2020 tarihinde ABD’nin arabuluculuğu ile imzalanan İbrahim Anlaşmaları, yani İsrail ile bazı Arap ülkelerinin ve elbette Birleşik Arap Emirlikleri’nin yakınlaşmasıdır. 1948’den itibaren çatışma ve güvensizlik ekseninde tanımlanan İsrail-Arap ilişkileri, 2020 yılı sonrası dönemde işbirliği ve güvenlik eksenine evrilmiştir. Bu çerçevede İran, Lübnan, Yemen, Suriye ve Somali örnekleri üzerinden iki devletin bölgesel faaliyet alanları incelenirse müttefiklik ilişkileri daha kolay anlaşılabilir. Bu dönüşümde ve ortak hareket etmede temel belirleyici faktör her iki devletin de bölgesel düzeyde ortak tehdit algısıdır. Söz konusu tehdit algısının merkezinde İran İle birlikte İsrail-BAE hattı karşısında konumlanan Türkiye yer almaktadır. Bu çalışmada İsrail ve BAE arasında kurulan stratejik ortaklığın bölgesel anlamdaki faaliyet alanları olan İran, Lübnan, Yemen, Suriye ve Somali örnekleri incelenmiş ve Türkiye’nin bu ittifaka karşı hangi dengeleyici politikalar izlediği ele alınmıştır.
İsrail Devleti kurulduğu tarihten itibaren başta komşu ülkelerde olmak üzere yayılmacı bir politika ile hareket etmiştir. Buna en önemli güncel örnek ise yetmiş yıla yakın bir süredir Filistin topraklarını aşama aşama işgal etmiş olmasıdır. Filistin ve Gazze meselesinde uluslararası platformlarda en sert kınamayı yapan devlet Türkiye olmuş ve ayrıca insani yardımlar ile birlikte Filistin halkının yanında olduğunu göstermiştir.
Kurulduğu günden bu yana Arap ülkeleri ile bir şekilde çatışma halinde olan İsrail, uluslararası ilişkilerde süreklilik kavramını dış politikada devam ettirmek isteyerek bazı Arap ülkeleri ile ittifak oluşturup varlığını garanti altına almayı ve bir kamuoyu oluşturmayı amaçlamıştır. Bu durum Filistin halkının haklı davalarındaki mücadelelerine ciddi zararlar vermiştir.
İsrail Devleti ve müttefiki olan Birleşik Arap Emirliklerinin Orta Doğu’da İsrail ile beraber hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bir taraftan Birleşik Arap Emirlikleri gibi nüfusu az ve dış devletlerin güvenliğine ve iş birliğine ihtiyaç duyan bir devlet, diğer tarafta ise yayılmacı bir politika ile hareket eden İsrail Devleti, gerek siyasi, gerek ekonomi, gerekse istihbari güven açısından ortak paydada buluşmuştur. Çünkü çıkarları birbiriyle uyuşmaktadır.
İbrahim Anlaşmaları bu konuda en önemli örnektir. Bu anlaşma, ABD Başkanı Donald Trump öncülüğünde İsrail ile diğer Arap ülkeleri arasında 15 Eylül 2020 tarihinde imzalanan ve normalleşme sürecine girilen bir dönüm noktasıdır. Bu anlaşma bir anlamda, İsrail’i Orta Doğu’ya entegre etme girişimidir. Bu anlaşmada İsral’in BAE’ye vaat ettiği esaslar, İran tehdidine karşı BAE’nin İsrail’in yanında yer alması karşılığında İsrail’in gelişmiş savunma ve siberteknolojik imkânlarına erişme fırsatıdır. Ve aynı zamanda bu anlaşmadan sonra İsrail ve BAE arasında ticaret hacminde ciddi oranda büyüme olduğunu görüyoruz. Yukarıda değindiğimiz İsrail’in yayılmacı politikalarından halihazırda gündemi meşgul eden en önemli konu ise İsrail ve İran savaşıdır.
İsrail ve İran arasındaki savaşta, İsrail için temel hedef İran’ın nükleer ve füze kapasitesini hedef almaktır. İran ise bu hamleye karşılık İsrail’e yakın ve işbirliği içerisinde olan Körfez ülkelerini ve bu ülkelerdeki ABD üslerini hedef alma stratejisi ile hareket etmiştir. İran, İsrail ile müttefik olan BAE’yi ve BAE’de bulunan ABD üssünü bu sebeple hedef almıştır.
İsrail ve BAE müttefikliği ve yakınlaşmasının temelinde var olan ana neden ulusal bütünlüğünü korumayı hedefleyen İran Devleti gibi görünse de aslında perde arkasındaki asıl hedef Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir.
Bir diğer ortak hareket ettikleri saha Lübnan’dır. 2023 Ekim’den bu yana İsrail ve Lübnan arasında gerilimlerin kızıştığını ve İsrail’in özellikle Lübnan’ın güneyini bombaladığını biliyoruz. Lübnan topraklarından İsrail’in kuzeyine Hizbullah’ın’da roketle karşılık verildiği bilinmekte. Burada, BAE’nin İsrail’e doğrudan bir askeri desteği gözükmese de dolaylı olarak İsrail’e destek veren adımları mevcuttur.
Peki İsrail neden Yemen’e saldırıyor? Bunun cevabı Yemen’i kontrol eden İran destekli olan Husiler’dir. Husileri etkisiz hale getirmek, yani aslında İran’ın vekil güçlerinden birini zayıflatmaktır. Bu doğrultuda, Yemen’e birçok saldırı düzenlenmiştir. Aynı şekilde Husiler de birçok defa karşılık vermiştir. BAE’nin bu noktada, İsrail’i kınama gibi bir durumu açıkça olmamıştır. Çünkü BAE, Husileri İran’ın bir uzantısı ve destekçisi olarak gördüğü için İsrail’in Husileri zayıflatması BAE için kötü bir senaryo olmasa gerektir. Arka planda BAE İsrail’e destek gösterse de bunu kamuoyunda “pragmatik bir sessizlik” olarak aksettirmeye çalışmaktadır. Burada dış politikada denge oyunu güdülerek, İsrail ile normalleşme sürecinin zedelenmesi istenmemektedir.
İsrail ve BAE’nin bölgesel çıkar hesaplarının bir diğer kurbanı ise Sudan’dır. İki ülkenin Sudan’ı dünyanın en büyük insani krizlerinden birine büründürdüğünü söylemek doğru bir tespit olacaktır. İsrail ve BAE’nin Sudan’da ortak stratejik hedefleri, Kızıldeniz’in konumundan kaynaklanan jeopolitik nüfuzu ele geçirmek ve Sudan’ın stratejik öneme haiz doğal kaynaklarına, özellikle altına sahip olmaktır. Sudan krizinde İsrail ve BAE’nin desteklediği ve ortak hareket ederek destek verdikleri grup Hızlı Destek Güçleri, yani milis teşkilatıdır. Burada, özellikle BAE tarafından bu milis güçlerine gönderilmiş olan zırhlı araçların varlığı kamuoyunda büyük yankı oluşturmuştur.
Sudan krizi meselesinde Türkiyenin, İsrail-BAE müttefikliğinin karşısında yer alıp Sudan ordusuna destek verdiğini görmekteyiz. Bu krizde Türkiye’nin, Sudan ordusuna sağladığı birçok üründen biri olan Bayraktar TB2 ve dronlar ile savaşın seyrini değiştirmesi de Türkiye’nin bu müttefikliğin karşısında olması bakımından dikkate değer bir olaydır.
İsrail ve BAE’nin ortak hareket ettiği alanların bir diğeri Somali ve çevresiyle ilgilidir. Literatürde İsrail ve BAE’nin Somali üzerinden liman işletmeciliği, güvenlik ve askeri üs konularında ortak faaliyetler yürüttüğü belirtilmektedir. Aynı zamanda ayrılıkçı Somaliland bölgesine de destek verdikleri bilinmektedir. Bu işbirliğinin temel amacı, İran’ın Somali üzerinden Afrika Boynuzu’na nüfuz etmesini ve Türkiye’nin bölgede hakim tek aktör haline gelmesini engellemektir. Bu bağlamda İsrail-BAE denklemi karşısında Türkiye’nin, Somali ordusunu eğittiği, TURKSOM Üssü’nü kurduğu ve 2024 tarihli Deniz Yetki Alanları Anlaşması gibi diplomatik ve askeri adımlar atarak bölgede dengeleyici bir aktör olarak konumlandığı görülmektedir.
İsrail-BAE hattındaki müttefikliğin karşısında yer alan Türkiye, bu müttefikliğe karşı Pakistan, Mısır, Suriye, Katar, hatta Suudi Arabistan gibi ülkelerle beraber hareket ederek İsrail ve BAE’nin yayılmacı politikalarına karşı çıkmaktadır. Son günlerde imzalanan Mekke Anlaşması da bu kapsamda değerlendirilebilir.
İsrail-BAE ortaklığının bir yakınlaşma çerçevesi ile birlikte, aynı zamanda bölgesel düzeyde “tehdit dengesi” kuramı çerçevesinde şekillenen stratejik bir ittifak olduğu değerlendirilmektedir. Bu ittifakın temel motivasyonunun ideolojik yakınlıktan ziyade, ortak tehdit algısı ve çıkar birleşimi üzerine kurulu olduğu görülmektedir. Özellikle Türkiye, İran, Hizbullah, Husiler ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmeler karşısında iki devletin eş güdümlü politikalar izlediği görülmektedir.
Öte yandan, söz konusu stratejik ortaklığın resmi diplomasi kanallarının yanı sıra istihbarat ve lobi faaliyetleri gibi araçlar üzerinden de yürütüldüğü literatürde tartışılmaktadır. Bu bağlamda Jeffrey Epstein dosyaları etrafında ortaya çıkan iddialar, devletlerin gayriresmi ağlar aracılığıyla nüfuz sağlama biçimleri açısından uluslararası ilişkiler literatüründe yer bulmaktadır. Ancak söz konusu iddialar resmi makamlarca henüz doğrulanmamıştır.
Zehra YILDIZ – SvS Stajyeri
KAYNAK
SETA . (2025) . Türkiye-Somali ilişkileri: Stratejik ortaklık. https://setav.org/tr/türkiye-somalı-ilişkileri-stratejik ortaklık/
TASAM . (2023) . 21. Yüzyılda Ortadoğu: İttifaklar ve rekabetler. https: // tasam.org/tr-TR/İçerik /71450/21_yüzyılda Ortadoğu ittifaklar ve rekabet.
Anadolu Ajansı. (2024) . Epstein Dosyaları ve Uluslararası Tepkiler. https: //www.aa.com.tr/tr/analiz/jeffrey-epstein-davaları ve uluslararası yankıları.
ORSAM. (2023) . Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nda Güvenlik Dinamikleri (Rapor No:198) . Ankara : Ortadoğu Araştırma Merkezi.
ANKASAM . (2023). Türkiye’nin Ortadoğu’da Denge Politikası. Ankara Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi.
ORSAM . (2021). İbrahim Anlaşmaları ve ortadoğu’da Yeni Denklem ( Rapor No: 234). Ankara: Ortadoğu Araştırma Merkezi.
SETA. (2022) BAE’nin Bölgesel Politikası ve Türkiye ile Rekabeti (Analiz No: 312). İstanbul: Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı.






