Rusya-Ukrayna Savaşı: Stratejik ve Politik Bir İnceleme
Rusya-Ukrayna Savaşı, 24 Şubat 2022 tarihinde Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’ya yönelik geniş kapsamlı askeri müdahalesiyle yeni bir aşamaya ulaşmış olsa da çatışmanın temel dinamikleri 2022 yılıyla sınırlı değildir. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması sonrasında Ukrayna’nın bağımsızlığını kazanması, Rusya ile Batı arasındaki rekabetin Ukrayna coğrafyasında yoğunlaşması ve özellikle 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesi, savaşın jeopolitik arka planını oluşturan başlıca gelişmelerdir.
Bu bağlamda Rusya-Ukrayna Savaşı, hem Avrupa güvenlik mimarisinin geleceğini hem de 21.yüzyılında savaşın niteliğini anlamak açısından önemli bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Ukrayna bağımsız bir devlet haline gelirken Rusya, eski Sovyet coğrafyasını kendi güvenlik alanının önemli bir parçası olarak değerlendirmeye devam etmiştir. Buna karşılık Ukrayna’nın Avrupa Birliği ve NATO ile ilişkilerini geliştirme eğilimi Moskova tarafından güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır.
2004 Turuncu Devrimi ve 2013-2014 Euoromaidan protestoları, Ukrayna’nın Batı yönelimini güçlendiren önemli siyasi gelişmeler olmuştur. Yanukoviç yönetiminin Avrupa Birliği ile yakınlaşma konusunda yardımcı adım atmasıyla başlayan protestolar sonucunda yönetim değişmiş ve Ukrayna’nın Batı ile ilişkileri daha da güçlenmiştir. Rusya ise bu durumu bölgedeki nüfuzunun zayıflaması ile değerlendirmiştir. Bu süreçte tarafların güvenlik politikaları birbirini etkileyen bir yapıya dönüşmüştür. NATO’nun doğuya doğru genişlemesi Rusya’nın tehdit algısını arttırırken, Rusya’nın askeri faaliyetleri de Ukrayna’nın ve bölgedeki diğer devletlerin NATO ile ilişkilerini güçlendirmesine neden olmuştur.
Nitekim Doç. Dr. Doğan Şafak Polat, Anadolu Ajansı için kaleme aldığı analizinde bu durumu ‘Kıtaların Büyük Savaşı’ kuramı üzerinden açıklamaktadır. Polat’a göre NATO ve AB’nin doğuya doğru genişlemesi, Atlantikçi dünyanın Avrasya medeniyet havzasına yönelik ideolojik ve askeri bir nüfuz çabasıdır. Bu yönüyle Ukrayna’daki çatışma, ani gelişen bir kriz olmaktan ziyade, Batı’nın küresel hegemonyasını koruma dürtüsü ile Rusya’nın ‘medeniyet devleti’ refleksi arasındaki tarihsel hesaplaşmanın üçüncü dalgasıdır” 1 gibi ifadelerde bulunur.
Durum böyle olunca tarafların kendi güvenliklerini arttırmak amacıyla attıkları adımlar, karşı tarafın güvenlik algısını daha da olumsuz hale getirmiştir.
Rusya’nın savaşta temel hedefleri arasında Ukrayna’nın NATO ve Avrupa Birliği ile bütünleşmesini engellemek, Rusya’nın bölgesel nüfuzunu korumak ve Ukrayna’nın askeri ve siyasi kapasitesini zayıflatmak yer almıştır. Savaşın ilk döneminde Kiev’in hızlı şekilde ele geçirilmesi, Ukrayna yönetiminin etkisiz hale getirilmesi ve Ukrayna ordusunun koordinasyon kapasitesinin zayıflatılması önemli hedefler arasında bulunmuştur.
Rusya’nın başlangıçtaki askeri planlaması, kısa sürede sonuç alınabileceği varsayımına dayanıyordu. Ancak Ukrayna’nın beklenenden güçlü direnişi, Batı’dan sağlanan askeri destek ve Rusya’nın lojistik sorunları bu planın gerçekleşmesini engelledi. Bunun sonucunda savaş kısa süreli bir askeri operasyon olmaktan çıkarak uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüştü. Bu dönüşüm, savaşın sonucunu yalnızca askeri kapasitenin değil; lojistik, istihbarat, teknoloji, ekonomik, dayanıklılık ve dış desteğin de belirlediğini göstermektedir. Ukrayna’nın savaş kapasitesi, özellikle 2014 sonrasında gerçekleştirilen askeri reformlar ve batı ile geliştirilen askeri iş birliği sayesinde önemli ölçüde güçlenmiştir.
Türkiye ise bu krizde barışı sağlama konusunda ve birçok konuda aktif rol almıştır. Türkiye’nin Ukrayna krizindeki rolü sadece diplomatik arabuluculukla sınırlı kalmamış, insansız hava araçları ve çeşitli modern silah sistemleri Ukrayna’nın Rusya’nın ilerleyişini sınırlandırılmasında etkili olmuştur. Savaşın ilk döneminde Kiev’in savunulmasında ve Rus zırhlı birliklerinin durdurulmasında Bayraktar TB2 SİHA’ları kritik bir çarpan etkisi yaratmıştır. Ankara’nın bu askeri desteği, Rusya ile yürütülen hassas denge politikasını bozmayacak şekilde ticari ve endüstriyel bir iş birliği modeliyle yapılandırılmıştır.
Bu durum, Türkiye’yi çatışmanın her iki tarafıyla da rasyonel ve vazgeçilmez ilişkiler kurabilen, bölgenin en özgün jeopolitik aktörü haline getirmiştir.2
Batı’nın da sağladığı askeri ve ekonomik destek savaşın seyrinde önemli bir faktör olmuştur. Ukrayna’ya HIMARS gibi sistemlerin ve mühimmatın sağlanması, Ukrayna’nın Rusya’nın lojistik ve askeri altyapısına yönelik saldırı kapasitesini artırmıştır. Bununla devletler, doğrudan NATO-Rusya çatışmasına yol açabilecek bir askeri müdahaleden kaçınmıştır.
Bu durum savaşı daha geniş bir Rusya-Batı rekabetinin parçası haline getirmiştir. Ancak Ukrayna’nın savaşma iradesi ve kendi askeri kapasitesi de çatışmanın seyrinde belirleyici olmuştur. Ukrayna kamuoyunda savaşın ilk döneminde itibaren yüksek düzeyde bir direnme iradesinin bulunduğu çeşitli araştırmalarda ortaya konulmuştur.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın önemli boyutlarından biri de Karadeniz’deki güç mücadelesidir. Karadeniz; Rusya, Ukrayna, Türkiye, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan açısından stratejik öneme sahip olmakla birlikte NATO ile Rusya arasındaki rekabetin de önemli alanlarından biridir. Rusya’nın Kırım’ı 2014 yılında ilhak etmesinin ardından Karadeniz’deki askeri kapasitesini geliştirmesi, bölgedeki güç dengesini önemli ölçüde değişmiştir. Radar, hava savunma ve kıyı savunma sistemlerinin geliştirilmesi, Rusya’nın bölgede erişim engelleme kapasitesi artmıştır.
Karadeniz’in güvenliği açısından Türkiye’nin konumu ise ayrı bir önem taşımaktadır. İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinden Akdeniz’e açılan Karadeniz, Türkiye’yi bölgedeki güç dengesi açısından merkezi bir konuma yerleştirmektedir.Bu noktada, Prof. Dr. Hasret Çomak’ın Karadeniz jeopolitiğine ilişkin çalışmaları dikkat çekmiştir. Çomak ve Burak Şakir Şeker’in çalışmalarında Karadeniz’de NATO-Rusya arasındaki jeopolitik denge, bölgesel sahiplik ve Montrö Sözleşmesi birlikte ele alınmaktadır. Bu yaklaşımda Karadeniz güvenliğinin yalnızca NATO veya Rusya’nın askeri varlığı üzerinden değil, Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin iş birliği temelinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Montrö Sözleşmesi de bu çerçevede Türkiye’nin Karadeniz güvenliği açısından sahip olduğu en önemli stratejik araçlardan biri olarak değerlendirmektedir. Çomak’ın çalışmalarında Montrö’nün Karadeniz’deki güvenlik ve istikrar açısından taşıdığı önem özellikle vurgulanmaktadır.
Türkiye, NATO üyesi olmasına rağmen Rusya ile enerji, ticaret ve güvenlik alanlarındaki ilişkilerini sürdürmektedir. Bu nedenle savaş boyunca iki taraf arasında farklı düzeylerde iletişim kurabilen aktörlerden biri olmuştur.
Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi kapsamında savaş gemilerinin Türk Boğazlarından geçişine ilişkin uyguladığı kısıtlamalar, Karadeniz’deki askeri hareketliliğin kontrol edilmesi açısından önemli bir gelişme olmuştur. Aynı zamanda Türkiye, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü desteklerken Rusya ile doğrudan çatışmaya girmemeye yönelik bir politika izlemiştir. Türkiye’nin bu politikası, NATO üyeliği ile Rusya ile ilişkilerini aynı anda sürdürebilmesine dayanan çok yönlü bir dış politika anlayışının örneği olarak değerlendirilebilir.
Rusya-Ukrayna Savaşı’nın en önemli özelliklerinden biri, modern askeri teknolojilerin savaş alanındaki etkisini açık biçimde göstermektedir. İnsansız hava araçları, radar sistemleri, elektronik harp, hassas güdümlü mühimmat ve ağ merkezli komuta-kontrol sistemleri savaşın önemli unsurları haline gelmiştir. Ukrayna’nın hava savunma sistemleri ve insansız sistemleri etkin şekilde kullanması, Rusya’nın kısa sürede mutlak hava üstünlüğü kurmasını engelleyen faktörlerden biri olmuştur. Bu gelişmeler, modern savaşın yalnızca tank, uçak ve topçu sistemleri üzerinden yürütülmediğini göstermektedir. Sensörler, radarlar, insansız sistemleri ve komuta-kontrol ağlarının birlikte kullanılması giderek daha önemli hale gelmektedir.
Rusya-Ukrayna savaşı değerlendirildiğinde, savaşın yalnızca iki ülke arasındaki bir toprak mücadelesi olmadığı görülmektedir. Rusya’nın güvenlik kaygıları, Ukrayna’nın bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi, NATO-Rusya rekabeti ve Karadeniz’deki güç dengesi aynı denklem içerisinde değerlendirilmelidir. Özellikle mühimmat üretimi, hava savunma sistemleri ve insansız hava araçları savaşın seyrini doğrudan etkileyen unsurlar hâline gelmiştir. Modern savaşların artık yalnızca cephedeki asker sayısıyla değil, teknoloji, lojistik ve ekonomik güçle de şekillendiği bu süreçte açıkça görülmektedir.
Eski ABD Genelkurmay Başkanı Mark Milley, savaşın tamamen askeri yollarla sona erdirilmesinin zor olduğunu ve bir noktada diplomatik müzakerelerin kaçınılmaz hâle gelebileceğini belirtmiştir. Gerçekten de savaş uzadıkça hem ekonomik maliyetlerin artması hem de cephede belirleyici bir sonucun ortaya çıkmaması, diplomatik çözüm ihtimalini daha fazla gündeme taşımaktadır.
Bununla birlikte müzakere ihtimalinin artması, savaşın kısa sürede sona ereceği anlamına gelmemektedir. Tarafların temel hedefleri arasında hâlen ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Ukrayna, uluslararası alanda tanınan sınırları içerisinde egemenliğini tam olarak yeniden tesis etmeyi hedeflerken; Rusya, güvenlik taleplerinin ve kontrolü altındaki bazı bölgelerin statüsünün dikkate alınmasını istemektedir. Bu hedefler arasında ortak bir zemin oluşturulamadığı sürece kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması kolay görünmemektedir.
Mevcut tablo değerlendirildiğinde, savaşın yakın gelecekte tamamen sona ermesinden ziyade belirli dönemlerde yoğunluğu değişen bir çatışma olarak devam etme ihtimali daha yüksek görünmektedir. Ancak tarihte uzun süren savaşların büyük bölümünün sonunda tarafların müzakere masasına oturduğu da unutulmamalıdır. Bu nedenle Ukrayna-Rusya savaşının nihai sonucunu yalnızca cephede yaşanan gelişmeler değil; büyük güçlerin siyasi iradesi, ekonomik koşullar ve diplomatik girişimlerin başarısı belirleyecektir.
Sonuç olarak Ukrayna-Rusya savaşı, taraflardan birinin kısa sürede kesin zafer kazanacağı bir çatışma görünümünden uzaklaşmıştır. Mevcut şartlar, savaşın askeri mücadele ile diplomatik sürecin iç içe ilerlediği uzun vadeli bir güvenlik krizine dönüştüğünü göstermektedir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, yalnızca cephede elde edilecek başarılarla değil, tarafların kabul edebileceği sürdürülebilir bir siyasi çözümün oluşturulmasına bağlı olacaktır.
Hasret Güler – SvS Stajyeri
(İstanbul Kent Üniversitesi – Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 3. Sınıf)
KAYNAKÇA
Polat, D. Ş. (2024, Ekim 1). Rusya-Ukrayna savaşı’nın NATO zirveleri bağlamında dönüşümü: Dugin’in perspektifi ve Türkiye’nin stratejik konumu. Anadolu Ajansı. aa.com.tr (1)
Reuters. (2024, February 6). Turkey’s drone maker Baykar begins to build plant in Ukraine. Reuters. reuters.com (2)
Defence Turk. (2024, Temmuz 10). Türkiye Ukrayna için kurulan İHA koalisyonuna katılmak istiyor. Defence Turk. defenceturk.net (2)
Korkmaz, E. & Kurt, D. (2026). Rusya-Ukrayna savaşı’nda hava harekâtının dönüşümü: İnsansız sistemler ve ağ merkezli harp çerçevesinde modern hava gücünün evrimi. Savunma ve Güvenlik Araştırmaları Dergisi, 3(1), 91-114. dergipark.org.tr
Çomak, H. (2012). “Yeni Avrupa düzeni” çerçevesinde ve Helsinki Zirvesi sonrasında Türkiye-AB ilişkileri. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, 2(12), 173-195. dergipark.org.tr
Çalışkan, F. (2022). Adım adım Rusya Ukrayna savaşı ve üçüncü tarafların sürece etkisi. EURO Politika, (14), 35-47. https://dergipark.org.tr/tr/pub/europ/article/1217555
Doç. Dr. Murat Aslan’ın Rusya-Ukrayna savaşının birinci yılını ele aldığı 2023 tarihli analizi, APA 7 formatına uygun olarak kaynakçaya eklenmiştir (Aslan, 2023).
Türkiye Bilimler Akademisi. (2022). Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve uluslararası ilişkiler çalıştayı sonuç raporu(TÜBA Raporları No: 45). TÜBA Yayınları.






