Avrupa’da aşırı sağ partilerin son yıllarda hızla yükselmesi, günümüz siyasetinin en dikkat çekici olgularından biridir. Bu çalışmanın amacı, bu yükselişin nedenlerini incelemek, geçmişteki aşırı sağ yükselişiyle arasında ki benzer yönleri vurgulamak ve siyasal spektrum hakkında bilgi vermektir.
Siyaset bilimciler ideolojileri birbirinden ayırmak ve bir zemine oturtmak için uzun yıllardır ideoloji spektrumu kullanmaktadır. İdeoloji spektrumu, siyasal düşüncelerin sol–sağ ekseninde ve bazen buna eklenen otoriter–özgürlükçü ekseninde konumlandırılmasını ifade eder. Amaç, farklı ideolojilerin devlet, ekonomi, toplum ve özgürlük anlayışlarını karşılaştırmalı biçimde göstermektir. İdeolojiler tek bir doğru çizgiye sığmadığı için, siyaset bilimi farklı spektrum (haritalama) modelleri kullanır. Haritalama modellerinden en çok kullanılanlar şu şekildedir; Tek Boyutlu Sağ-Sol Spektrumu, İki Boyutlu Sağ-Sol Spektrumu, Nolan Chart ve At Nalı teorisi. Bu spektrumlardaki sol eksenler eşitlik, sosyal adalet, devletin ekonomideki aktif rolü gibi Komünist ve Sosyalist ideolojileri temsil ederken; sağ spektrum gelenekçi, milliyetçi Muhafazakar ve Faşist ideolojileri temsil eder.
I. Dünya Savaşı, Avrupa’nın siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısını derinden sarsmış; milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği, devletlerin yıkıma uğradığı bir dönem meydana getirmiştir. Bu koşullar altında seçmen davranışları köklü biçimde değişmiş ve birçok ülkede sağ partiler, özellikle de ılımlı muhafazakâr ve Hristiyan demokrat partiler, önemli bir siyasal destek kazanmıştır. Savaş döneminde ve hemen sonrasında sağ partilerin tercih edilmesinin nedenleri; güvenlik arayışı, istikrar ihtiyacı ve ekonomik yeniden yapılanma gereksinimiyle yakından ilişkilidir. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Avrupa, faşizmin yol açtığı büyük yıkımın etkisi altındadır. Bu dönemde “aşırı sağ” ideolojiler ahlaki ve siyasal olarak büyük ölçüde reddedilmiş, toplumlarda geniş bir faşizm karşıtlığı oluşmuştur. 1950’lerin sonlarından itibarense sol ve merkez sol partilerin güçlendiği yeni bir döneme evrilmiştir. Bu dönüşüm, savaşın yarattığı yıkımın yalnızca kısa vadeli güvenlik ve istikrar ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda uzun vadeli sosyal adalet, eşitlik ve refah taleplerini de gündeme getirmesinin bir sonucudur. Sol partilerin yükselişinin bir diğer temel nedeni, savaşın yol açtığı derin toplumsal travma bozuklukları ve eşitsizliklerdir.
Milyonlarca insan yoksulluk, işsizlik ve barınma sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu ortamda sol, sınıf farklarını azaltma, temel sosyal hakları güvence altına alma ve herkese asgari yaşam koşulları sağlama vaatleriyle geniş kitlelere hitap etmiştir. Bu koşullar, solun tarihsel olarak savunduğu kamucu politikalar ve sosyal devlet anlayışını daha cazip hale getirmiştir. Ekonomik büyümenin hızlanması da solun yükselişini destekleyen önemli bir faktördür. Savaş sonrası dönemde özellikle Batı Avrupa’da yaşanan büyüme, refah devletinin finansmanını mümkün kılmıştır. Sol partiler sağlık, eğitim, sosyal güvenlik ve sendikal haklar gibi alanlarda kapsamlı programlar sunarak bu talebi siyasal desteğe dönüştürmüştür.
Ancak son on beş yılda Avrupa siyaseti, sağ ve aşırı sağ partilerin belirgin biçimde güç kazandığı bir döneme girmiştir. Günümüzdeki sağ parti yükselişi ise geçmiş yıllardan oldukça farklı bir bağlamda ortaya çıkmaktadır. Bugünkü yükseliş, faşizmin doğrudan mirasını reddetse bile, göç ve mülteci karşıtı, ulusal kimliğini korumaya çalışan, kimlik temelli kaygı taşıyan, popülist bir karakter taşımaktadır. 2015 sonrası yaşanan göç dalgaları birçok Avrupa ülkesinde güvenlik, kültürel bütünlük ve refah devleti üzerindeki baskılar konusunda endişe oluşturmuştur. Sağ partiler bu endişeleri siyasal söylemlerinin merkezine yerleştirerek, göç karşıtı ve ulusal kimliği öne çıkaran politikalarla seçmen desteğini artırmıştır. İkinci önemli faktör ekonomik güvensizliktir. 2008 küresel ekonomik krizi, COVID-19 krizi sonrası enflasyon ve yaşam maliyetlerinin artması, orta ve alt sınıflarda ciddi bir gelecek kaygısı oluşturmuştur. 2026 yılı itibarıyla Avrupa siyaseti; aşırı sağ partilerin yalnızca muhalefette değil, birçok ülkede iktidarın doğrudan ya da dolaylı bir parçası haline geldiği yeni bir döneme girmiştir. Bu yükseliş, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da uzun süre baskın olan merkezci ve uzlaşmacı siyasal düzenin zayıfladığını ve kıtanın daha milliyetçi, popülist ve kutuplaşmış bir siyasal yapıya yöneldiğini göstermektedir.
Avrupa’da aşırı sağın iktidardaki en güçlü örneklerinden biri Macaristan’dır. Viktor Orbán liderliğindeki Fidesz, uzun süredir iktidarda bulunmakta ve milliyetçi, göç karşıtı ve AB’ye mesafeli politikalarıyla dikkat çekmektedir. Orbán hükümeti, liberal demokrasi ilkelerini zorlayan uygulamaları nedeniyle Avrupa Birliği ile sık sık gerilim yaşamaktadır. Benzer bir eğilim İtalya’da da görülmektedir. Giorgia Meloni liderliğindeki Fratelli d’Italia, 2022’de iktidara gelmiş, Avrupa’daki en güçlü aşırı sağ hükümetlerden birini temsil etmektedir. Meloni hükümeti, milliyetçilik, geleneksel değerler ve göç, hatta yabancı öğrenci karşıtlığı üzerine kurulu bir siyaset izlemektedir. Avrupa’da ki diğer ülkelerde aşırı sağ partiler doğrudan hükümet kurmamış olsa da siyasal dengeyi belirleyen ana aktörler haline gelmiştir. Hollanda’da Geert Wilders liderliğindeki Party for Freedom, seçimlerde birinci parti olarak çıkmış ve hükümetin oluşumunda belirleyici bir rol üstlenmiştir. Wilders’ın sert göç ve İslâm karşıtı söylemleri, Avrupa’daki aşırı sağ popülizmin en radikal örnekleri arasında yer almaktadır. Benzer şekilde Avusturya’da Freedom Party of Austria, seçimlerde birinci gelerek hükümet kurma sürecinin merkezine yerleşmiştir. Aşırı sağın yükselişi bazı ülkelerde ise muhalefet düzeyinde son derece güçlüdür. Fransa’da Marine Le Pen liderliğindeki Rassemblement National, iktidarda olmamakla birlikte ülkenin en güçlü siyasal hareketlerinden biri haline gelmiştir. Benzer biçimde Almanya’da Alternative für Deutschland (AfD), özellikle Doğu Almanya’da birinci parti konumuna yükselmiş ve Alman siyasetinde merkez partilerin politikalarını dahi etkileyen bir güç kazanmıştır.
2026 itibarıyla Avrupa’daki aşırı sağ yükselişinin ortak özelliği, bu partilerin yalnızca ekonomik sorunlara değil, aynı zamanda kimlik, kültür ve egemenlik meselelerine odaklanmasıdır. Aşırı sağ partiler, kendilerini “halkın gerçek temsilcisi” olarak sunmakta; ulusal çıkarları, göç karşıtlığını ve AB’ye yönelik eleştirileri siyasal söylemlerinin merkezine yerleştirmektedir. Bu durum, Avrupa siyasetinde merkezden uzaklaşmayı ve kutuplaşmayı derinleştirmektedir.
Sonuç olarak, 2026 yılında Avrupa’da aşırı sağ partilerin yükselişi geçici bir siyasal eğilim değil, kıtanın karşı karşıya olduğu yapısal krizlerin II. Dünya savaşı sonrasındaki gibi bir yansımasıdır. Bazı ülkelerde doğrudan iktidar, bazılarında ise güçlü muhalefet veya hükümet üzerinde belirleyici etki şeklinde ortaya çıkan bu yükseliş, Avrupa’nın siyasal geleceğini şekillendiren en önemli dinamiklerden biri haline gelmiştir.
KAYNAKÇA
https://www.theguardian.com/world/far-right
https://www.britannica.com/topic/political-spectrum
https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43304264
https://gazeteoksijen.com/yazarlar/ali-yaycioglu/asiri-sag-yukseliyor-peki-ya-sol-216612
https://www.lpb-bw.de/kriegsende-zweiter-weltkrieg
Lara KANBİR – SvS Stajyeri






