Uluslararası hukukun ve temel insan haklarının en ağır biçimde ihlal edildiği, devletlerin jeopolitik çıkarları uğruna sistematik bir yıkıma uğrattığı Gazze, salt bir coğrafi bölge veya sınır anlaşmazlığının ötesinde, küresel adalet sisteminin, Cenevre Sözleşmelerinin ve uluslararası insan hakları olgusunun fiilen çöktüğü bir kriz alanıdır. Antik çağlardan bugüne pek çok medeniyete ev sahipliği yapan bu sahil şeridi, yakın tarihte Filistin halkının sistematik olarak mülksüzleştirildiği, zorunlu göçe tabi tutulduğu ve nihayetinde bir “açık hava hapishanesine” dönüştürüldüğü trajik bir laboratuvar hâlini aldı.
Tarihsel Süreçte Gazze’nin İzolasyonu ve Deniz Ablukasının Hukuki Boyutu
İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik tecrit ve kuşatma politikaları, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı ile başlayan askerî işgalin ardından 2000’li yıllarda nitelik değiştirerek tam kapsamlı bir ablukaya dönüştü. Özellikle 2007 yılından itibaren kara, hava ve denizden uygulanan bu abluka, Gazze’yi dış dünyadan tamamen izole ederek uluslararası hukukun açık bir ihlali olan “toplu cezalandırma” yöntemine çevirdi. Uluslararası hukuk açısından deniz ablukaları, silahlı çatışma hukuku çerçevesinde belirli kurallara tabi olsa da İsrail’in Gazze’ye uyguladığı abluka, askerî gerekliliklerin ötesine geçerek sivil halkın temel yaşam haklarını elinden alan bir boğma stratejisi olarak uygulandı. Bu süreçte Birleşmiş Milletler (BM) bünyesinde hazırlanan raporlar ve bilhassa Palmer Raporu gibi belgeler, ablukanın meşruiyetine dair tartışmaları alevlendirse de sahadaki insani krizi çözmekte yetersiz kaldı. İsrail’in uyguladığı bu orantısız abluka, sadece malların ve insanların serbest dolaşımını engellemekle kalmadı; aynı zamanda Gazze ekonomisini çökerterek insani bir felakete zemin hazırladı. Tıbbi malzemelerin, gıda ürünlerinin ve inşaat malzemelerinin girişinin keyfi olarak kısıtlanması, Gazze’deki sivil altyapıyı felç etti. Uluslararası hukukun temel prensiplerinden olan orantılılık ve ayrım gözetme ilkeleri, bu abluka rejimi altında sistematik olarak çiğnendi. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalıştığı bu izolasyon stratejisi, aslında Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkını ve egemenlik iddialarını zayıflatmayı amaçlayan uzun vadeli bir demografik ve mekânsal kuşatma planının başlangıcı oldu.
Teorik ve Hukuki Çerçeve: Soykırım, İnsan Hakları İhlalleri ve Kitle Transferi
İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonları ve işgal stratejisi sadece askerî bir müdahale değil aynı zamanda uluslararası insan hakları hukukunun ve uluslararası insancıl hukukun temellerini sarsan bir kitle transferi ve demografik mühendislik projesidir. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) başta olmak üzere birçok bağımsız kuruluşun raporlarında da belgelendiği üzere, İsrail’in eylemleri Soykırım Sözleşmesi ve Roma Statüsü kapsamında değerlendirilebilecek ağır suçlar içermektedir. Sivil yerleşim yerlerinin, hastanelerin, okulların ve ibadethanelerin kasıtlı olarak hedef alınması, savaş suçlarının ve insanlığa karşı suçların en somut kanıtlarıdır. İsrail’in askerî doktrini sivil kayıpları bir “yan etki” olarak değil, bölgedeki demografik yapıyı kalıcı olarak değiştirmek için bir araç olarak kullanmaktadır. Özellikle kitle transferi ve zorunlu göç politikaları, uluslararası hukukun kesin olarak yasakladığı eylemlerdir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri, işgalci gücün sivil nüfusu zorla yerinden etmesini açıkça savaş suçu saymaktadır. Ancak İsrail, Gazze’nin kuzeyinden güneyine doğru milyonlarca insanı sistematik bir şekilde göçe zorlayarak, bu toprakları insansızlaştırmayı ve nihayetinde yasa dışı yerleşim birimlerine zemin hazırlamayı hedeflemektedir. Modern göç ve uluslararası hukuk bağlamında bakıldığında bu durum, tarihte eşine az rastlanır bir mülksüzleştirme ve etnik temizlik operasyonudur. Sivil halkın gıda, su ve elektrik gibi temel yaşam kaynaklarına erişiminin topyekûn kesilmesi, kitleleri açlıkla terbiye etme ve topraklarını terk etmeye zorlama amacını taşımaktadır. Tüm bu eylemler, teorik düzeyde tartışılan uluslararası hukuki normların pratikte İsrail tarafından nasıl fütursuzca ihlal edildiğini gösteriyor.
Küresel Hukukun Sınanması ve Uluslararası Toplumun Acziyeti
Gazze’de yaşananlar, sadece Filistin halkının trajedisi değil; aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen küresel hukuk düzeninin ve BM sisteminin iflasının da ilanıdır. Uluslararası adalet mekanizmaları, İsrail’in saldırganlığı karşısında işlevsiz kalmış; Güvenlik Konseyi’nin yapısı içindeki veto hakkı, hukukun üstünlüğünü küresel güçlerin siyasi çıkarlarına kurban etmiştir. “Gazze’nin çığlığı”, insan hakları evrensel beyannamelerinin ve uluslararası sözleşmelerin mürekkep kurumadan içinin boşaltıldığı bir dönemin simgesi olmuştur. İsrail’in eylemlerinin bağımsız mahkemelerce soruşturulması ve yargılanması girişimleri hegemon güçlerin siyasi kalkanıyla perdelenmektedir. Bu durum, uluslararası hukukun çifte standartlı yapısını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. Bir yanda kâğıt üzerinde kusursuz bir şekilde tasarlanmış insan hakları normları bulunurken, diğer yanda bu normların Filistin söz konusu olduğunda tamamen askıya alındığı bir fiili durum yaşanmaktadır. İsrail’in deniz ablukasından kitle transferine, fosfor bombası kullanımından kültürel mirasın yok edilmesine kadar uzanan ihlaller silsilesi, uluslararası toplumun sessizliği ve acziyetiyle daha da cesaretleniyor. Dolayısıyla Gazze, küresel hukukun sınırlarının test edildiği ve ne yazık ki uluslararası sistemin sınıfta kaldığı bir sıfır noktasıdır. Hukukun caydırıcılığını yitirdiği bu denklemde bölge bir şiddet sarmalının içine itilmiş durumdadır.
Türkiye’nin Gazze Politikasındaki Çok Katmanlı Hukuki ve İnsani Stratejisi
Türkiye’nin Gazze ablukasına ve işgal politikalarına karşı yürüttüğü strateji; tıpkı Kudüs meselesinde olduğu gibi tarihsel sorumluluk, insani diplomasi ve uluslararası hukukun zorlanması esasına dayanmaktadır. Ankara Gazze krizini yalnızca bölgesel bir çatışma olarak değil; uluslararası sistemin meşruiyet krizi olarak okumaktadır. Bu bağlamda Türkiye, bir yandan insani yardım ulaştırma konusundaki kararlılığını sürdürürken, diğer yandan da ablukanın kırılması için hukuki ve diplomatik tüm teamülleri devreye sokmaktadır. Mavi Marmara süreciyle başlayıp bugün Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) Güney Afrika’nın İsrail’e karşı açtığı soykırım davasına müdahillik başvurusuyla devam eden bu çizgi, Türkiye’nin haksızlıklara karşı hukuku küresel bir itiraz mekanizması olarak kullanma iradesini göstermektedir. Sahadaki uygulamalarda Türkiye; AFAD, TİKA, Türk Kızılayı ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla Gazze’ye yönelik insani koridorların açık tutulması için diplomatik sınırları sonuna kadar zorlamaktadır. Sağlık altyapısının çökertildiği Gazze’den hastaların tahliyesi ve bölgeye yönelik tıbbi yardımların ulaştırılması gibi somut adımlar atılmıştır. Diplomatik zeminde ise Türkiye, İsrail’in “kitle transferi” ve zorunlu göç planlarına şiddetle karşı çıkarak, Gazzelilerin kendi topraklarında kalmalarını sağlayacak uluslararası bir koruma kalkanı talep etmektedir. Türkiye’nin savunduğu “bölgesel garantörlük” modeli, Filistinlilerin can güvenliğini teminat altına almayı ve İsrail’in hukuk tanımaz ablukasını kırmayı amaçlayan stratejik bir vizyonun ürünüdür. Ankara, BM’den İslam İşbirliği Teşkilatı’na kadar her uluslararası platformda Gazze ablukasının yasa dışı doğasını ifşa ederek uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışmaktadır
Soykırımcı Kuşatmaya Karşı Uluslararası Adalet ve Bölgesel İnisiyatifin Rolü
İsrail’in Gazze’yi insansızlaştırma, kitle transferi yoluyla demografiyi değiştirme ve Filistin varlığını haritadan silme stratejisi karşısında salt kınamalarla yetinmek, uluslararası toplum için artık bir seçenek olmaktan çıkmıştır. İsrail’in teopolitik ve jeostratejik yayılmacılığı, ancak sahada somut bir caydırıcılık üreten bölgesel insiyatifler ve uluslararası hukukun bağlayıcı kararlarıyla durdurulabilir. Türkiye’nin uluslararası hukuku merkeze alan, zorunlu göçü açık bir savaş suçu olarak kodlayan ve ablukayı gayrimeşru ilan eden bu diplomatik taarruzu, bölgedeki hukuksuzluğa karşı kurulan en önemli direniş hattıdır. Tıpkı sınır güvenliğini fiziksel hatlardan ibaret görmeyen ve krizlere karşı ittifak ağları ören tarihi Türk devlet aklının vizyonunda olduğu gibi, bugün de bölgesel aktörlerin ortak hareket etmesi elzemdir. Mekke Paktı buna en güzel örnektir ve zamanla bölge devletleri’nin de katılımıyla genişleyecektir.
Nihayetinde Gazze krizi; İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan yayılmacı senaryosuna verilmesi gereken küresel bir insanlık sınavıdır. Hâlihazırda Uluslararası Adalet Divanı’nda atılan adımlar ve Türkiye’nin öncülüğünde tartışmaya açılan garantörlük teklifleri, küresel siyasette yeni bir adalet ve yaptırım arayışının habercisidir. Hiç şüphesiz, zamanla diğer uluslararası aktörlerin de ağırlığını koyacağı bu hukuki ve diplomatik baskı mekanizmaları küresel siyasette belirleyici bir faktör hâline gelecek ve İsrail’in Gazze eksenli kitle transferi stratejisi ile soykırım suçlarına karşı atılmış en somut ve kalıcı adımlardan birini oluşturur.






