Orta Koridor Jeopolitiği Ve Bağlantısallık Stratejisi Bağlamında Analiz

Yirmi birinci yüzyıl küresel siyasetinde jeopolitik rekabet, klasik askeri güç projeksiyonunun ötesine geçerek bağlantısallık ve kritik altyapı ağlarının kontrolü üzerinden yeniden şekillenmektedir. Geleneksel güvenlik paradigmaları, tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği, enerji rotalarının güvenliği ve lojistik hatların esnekliği gibi kriz yönetimi unsurlarını yapısal olarak bünyesine katmıştır. Bu bağlamda, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), müttefiklerinin kolektif savunmasını yalnızca askeri harfiyata değil, aynı zamanda sivil-askeri lojistik ağların dayanıklılık seviyesine dayandırmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik ekseninde yer aldığı “Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor”, küresel jeopolitik fay hatlarının yeniden kırıldığı bu dönemde, doğu ile batı arasında sadece ekonomik bir ticaret yolu değil aynı zamanda çok boyutlu bir bağlantısallık stratejisi ve NATO’nun Doğu kanadını sabitleyen, Asya-Avrupa aksında alternatif lojistik ve stratejik derinlik üreten çok katmanlı jeopolitik bir yeni güvenlik paradigması olarak öne çıkmaktadır.

Rusya-Ukrayna savaşı sonrası Kuzey Koridoru’nun işlevselliğini yitirmesi, bu Trans-Hazar hattını hayati bir alternatif haline getirmiştir. Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımları, Pekin ve Brüksel arasındaki kuzey demiryolu hatlarını riskli hale getirmiş, gözleri doğrudan Orta Koridor’a çevirmiştir.Orta Koridor; Çin ve Orta Asya’yı Hazar Denizi, Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan çok modlu bir lojistik ağdır. Bu güzergah, geleneksel deniz yollarına göre zaman avantajı sunarken, küresel güç rekabetinde de dengeleri değiştirmektedir.

Çin’in ise bir dengeleme ihtiyacı söz konusudur. Çin, Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında tek bir hatta bağımlı kalmak istememektedir. Orta Koridor, Pekin’e Rusya toprağına basmadan Avrupa’ya ulaşma avantajı sunar.

Hazar ötesinde durum Orta Koridor açısından benzerlik göstermektedir. Kazakistan, Azerbaycan ve Türkiye arasındaki işbirliği, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) jeopolitik bir aktör olarak yükselmesini sağlamaktadır. Türk devletleri teşkilatının yükselen bir aktör olarak baş göstereceği bir senaryoda da özellikle Fergana vadisi ve orta asya üzerinde kurulan gelecek odaklı planlamaların, nadir toprak elementleri çerçevesinde planlanan vizyonun ivme göstereceği bir durumda bölge ve üye ülkeler teknosanayi merkezine dönüşecektir. Bu durumda Çin’in en büyük etki alanlarından biri işlevselliğini kaybederek yine NATO açısından bir tehdit algısının ortadan kalktığı bir senaryo doğuracaktır. Görüldüğü üzere Orta Koridor jeopolitiği hem Avrupa hem de Türkistan (Orta Asya) coğrafyasının bir can damarı pozisyonundadır.  

Bununla beraber modern jeopolitikte bağlantısallık, yalnızca demiryolu rayları döşemek anlamına gelmez; gümrüklerin dijitalleşmesi, liman bürokrasisinin azaltılması ve kesintisiz akış entegrasyonunu da ifade eder. Bakü-Tiflis-Kars (BTK) demiryolu ve Hazar limanları, bu stratejinin omurgasını oluşturur. Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesin’de de vurgulandığı üzere, Batı dünyası “kritik altyapıların ve enerji arz güvenliğinin dirençliliği” için Orta Koridor ve Kalkınma Yolu gibi projelere odaklanmıştır. ABD ve AB, Çin’in etkisini kırmak için IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa) gibi koridorları desteklese de Orta Koridor, istikrarı ve kıtasal derinliğiyle en somut kara alternatifi olarak karşımızda durmaktadır. Bununla beraber bağlantısallık, kriz anlarında müttefiklerin birbirine lojistik ve askeri destek sağlama yeteneğini ifade eden askeri hareketlilik kavramıyla da doğrudan ilişkilidir. NATO, Soğuk Savaş sonrası en büyük kurumsal ve doktrinel dönüşümünü (“NATO 3.0”) yaşamaktadır. İttifak, savunma stratejilerini artık sadece askeri sınırlara göre değil, enerji hatları ve ticaret koridorlarının güvenliği üzerinden kurgulamaktadır. Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığı ve çevre bölgelerdeki hibrit tehditler, NATO’nun doğu kanadının ve lojistik koridorlarının emniyete alınmasını zorunlu kılmıştır. NATO, Orta Asya ve Kafkasya’daki istikrarsızlıkların küresel ticareti felç etmesini önlemek amacıyla, bu bölgelerdeki ortaklarıyla bağlantısallık odaklı askeri-diplomatik ilişkiler geliştirmektedir. Ankara’da gerçekleşen 36. NATO Zirvesi’nin de açıkça gösterdiği üzere Türkiye, hem Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Karadeniz dengesini korumakta hem de NATO’nun en güçlü ikinci ordusu olarak Orta Koridor’un batı çıkışını güvence altına almaktadır. Ve Orta Koridor aracılığıyla Boğazların stratejik gücüne de vurgu yapmış olan bu tarihsel an bize gösteriyor ki Boğazlar sadece coğrafi geçitler değil stratejik düğüm noktalarıdır.

Kısaca, Orta Koridor, jeopolitik bir sıkışmışlığı aşmanın formülü ise, Bağlantısallık da bu formülün işleyiş mekanizmasıdır. NATO ise istikrarı tehdit eden unsurlara karşı bu küresel damarların koruyucu kalkanıdır. Bu üçlü sacayağının merkezindeki Türkiye’nin Çok Taraflı Ulaştırma Politikası, ülkeyi küresel güvenlik ve ticaret mimarisinin vazgeçilmez bir kavşağı haline getirmektedir. Savunma ittifakından savunma sanayii örgütüne dönüşen NATO için yerli sanayisiyle ivme kazanan Türkiye bölgesel ve Avrupa güvenliğinin kilit aktörü olarak rol göstermektedir. Orta koridor ve bağlantısallık stratejisi bağlamında ele aldığımızda coğrafyanın tek başına kader olmadığını ve yükselen savunma sanayisiyle Türkiye’ye baktığımızda da coğrafyayı doğru okuyan devletlerin kendi kaderlerini başkalarının belirlemesine izin vermedikleri gibi başka kaderlere de dokunuşlar yapabildiğini görebilmekteyiz. Milli savunma, coğrafyayı doğru okuyabilme ve coğrafyanın sunduğu imkanları diğer unsurlarla milli güce dönüştürebilme sanatıdır. Bu sanatın başarısını bölgesel düzeyde de görmek için Orta koridor en önemli ve güncel örneklerden biridir.

Elif Keskin MUNİS – SvS Stajyeri

Paylaş