Geniş Perspektifle Maldivler

Hint Okyanusu’nun derinliklerinde, binden fazla mercan adasından oluşan Maldivler Cumhuriyeti, küresel ölçekte genellikle beyaz kumlu plajları, lüks turizm tesisleri ve turkuaz sularıyla pastoral bir tatil cenneti olarak algılanmaktadır. Ancak bu yüzeysel algının ötesinde, Maldivler son yıllarda Asya-Pasifik bölgesindeki ve Hint Okyanusu’ndaki küresel güç mücadelesinin en kilit ve dinamik fay hatlarından biri haline gelmiştir. Ülkenin dış politikası ve ekonomisi, sömürgecilik sonrası dönemden günümüze kadar büyük bir evrim geçirmiş, bağımsızlığını koruma ve ekonomik sürdürülebilirliğini sağlama çabası onu büyük güçlerin rekabet sahnesinin tam ortasına çekmiştir. Güney Asya, Arap ve Afrika kültürlerinin tarihi ticaret yolları üzerinde kesiştiği bir noktada yer alan Maldivler, on ikinci yüzyılda İslamiyet’i kabul etmesiyle köklü bir sultanlık geleneği inşa etmiş, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ise İngiliz himayesine girerek emperyalizmin Hint Okyanusu’ndaki duraklarından biri olmuştur. Bin dokuz yüz altmış beş yılında İngiltere’den tam bağımsızlığını kazanan ve ardından cumhuriyet ilan eden ada ülkesi, bağımsızlığının ilk on yıllarında Soğuk Savaş’ın çalkantılı sularında gezinirken, güvenlik ve dış politikasını büyük ölçüde en yakın, en büyük ve en güçlü komşusu olan Hindistan’a endekslemek zorunda kalmıştır.

Maldivler’in bu jeopolitik yöneliminin temelinde yatan en önemli faktör, ülkenin son derece kırılgan olan ekonomik yapısıdır. Tarihsel olarak yalnızca balıkçılığa ve deniz ürünlerine dayanan yerel ekonomi, bin dokuz yüz yetmişli yıllardan itibaren kabuk değiştirerek turizmi gayrisafi yurt içi hasılanın ve döviz rezervlerinin mutlak hâkimi konumuna getirmiştir. Fakat bu tek boyutlu ekonomik yapı, ülkeyi küresel krizler, salgın hastalıklar ve uluslararası çatışmalar gibi dışsal şoklara karşı son derece savunmasız bırakmaktadır. Dahası, deniz seviyesinden ortalama yüksekliği sadece bir buçuk metre olan bu adalar topluluğu için iklim değişikliği ve okyanus sularının yükselmesi, uzak bir çevresel sorun değil, doğrudan bir milli güvenlik ve varoluş meselesidir. Kendi altyapısını güçlendirmek, ekonomisini çeşitlendirmek ve adalarını sulara gömülmekten kurtarmak için devasa boyutlarda yabancı yatırıma ve krediye ihtiyaç duyan Maldivler, bu ekonomik mecburiyetleri nedeniyle küresel aktörlerin ekonomik diplomasisinin ve altyapı savaşlarının merkez üssü konumuna gelmiştir.

Uzun yıllar boyunca Maldivler’in dış politikası, Yeni Delhi’nin bölgedeki nüfuzunu tartışmasız kabul eden “Önce Hindistan” doktrini etrafında şekillenmişti. Özellikle bin dokuz yüz seksen sekiz yılında yaşanan darbe girişimini bastırmak için Hindistan’ın adaya askeri müdahalede bulunması, bu bağımlılığı fiziki bir güvenlik garantisine dönüştürmüştü. Ancak uluslararası ilişkilerde dengelerin hızla değişmesiyle birlikte, Maldivler’in iç siyasetinde de Hindistan’ın bu ezici hegemonyasına karşı ciddi bir reaksiyon doğmuştur. İki bin yirmi üç yılında iktidara gelen Devlet Başkanı Muhammed Muizzu, seçim kampanyasını doğrudan Hindistan’ın ülkedeki askeri ve siyasi varlığını hedef alan “Hindistan Dışarı” söylemi üzerine kurmuştur. Yeni yönetimin, Maldivler’deki Hint askeri personelinin varlığını açık bir egemenlik ihlali olarak tanımlaması ve bu birliklerin adalardan çekilmesini resmi olarak talep etmesi, Hint Okyanusu’ndaki geleneksel statükoyu kökünden sarsmıştır. İki bin yirmi dört yılı itibarıyla uygulamaya konulan bu çekilme süreci, Hindistan ile Maldivler arasında ciddi bir diplomatik krize yol açmış, Hintli yetkililerin ve tanınmış isimlerin Maldivler turizmini boykot etme çağrıları iki ülke arasındaki bağları daha da zedelemiştir. Bu stratejik gerilemeye yanıt olarak Hindistan, bölgedeki deniz gücü projeksiyonunu koruyabilmek amacıyla Maldivler’e oldukça yakın bir konumda bulunan Lakshadweep adalarında yeni deniz üsleri kurma stratejisini hızla devreye sokmuştur.

Yusuf Kaan SEVLÜ – SvS Stajyeri

Yazının tamamı için tıklayınız.

Paylaş